‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎
‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎
‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎

‎Aydınlanma Nedir?(*)
Immanuel Kant

What is ‎Enlightenment?(**)
Immanuel Kant

‎ Aydınlanma, insanın kendi ‎suçu ile düşmüş olduğu bir ‎ergin olmama durumundan ‎kurtulmasıdır. Bu ergin ‎olmayış durumu ise, insanın ‎kendi aklını bir başkasının ‎kılavuzluğuna ‎başvurmaksızın ‎kullanamayışıdır. İşte bu ‎ergin olmayışa insan kendi ‎suçu ile düşmüştür; bunun ‎nedenini de aklın ‎kendisinde değil, fakat ‎aklını başkasının ‎kılavuzluğu ve yardımı ‎olmaksızın kullanmak ‎kararlılığını ve ‎yürekliliğini gösteremeyen ‎insanda aramalıdır. Sapere ‎aude! * "Aklını kendin ‎kullanmak cesaretini ‎göster!" sözü şimdi ‎Aydınlanma'nın parolası ‎olmaktadır. ‎ ‎‎
‎‎
Enlightenment is man's emergence ‎from his self-imposed nonage. ‎Nonage is the inability to use one's ‎own understanding without ‎another's guidance. This nonage is ‎self-imposed if its cause lies not ‎in lack of understanding but in ‎indecision and lack of courage to ‎use one's own mind without ‎another's guidance. Dare to know! ‎‎(Sapere aude.) "Have the courage ‎to use your own understanding," is ‎therefore the motto of the ‎enlightenment ‎
‎ Doğa, insanları yabancı bir ‎yönlendirilmeye bağlı ‎kalmaktan çoktan ‎kurtarmış olmasına karşın ‎‎(naturaliter maiorennes), tembellik ve korkaklık ‎nedeniyledir ki, insanların ‎çoğu bütün yaşamları ‎boyunca kendi rızalarıyla ‎erginleşmemiş olarak ‎kalırlar, ve aynı ‎nedenlerledir ki, bu ‎insanların başına gözetici ‎ya da yönetici olarak ‎gelmek başkaları için de ‎çok kolay olmaktadır. Ergin ‎olmama durumu çok ‎rahattır çünkü. Benim ‎yerime düşünen bir ‎kitabım, vicdanımın yerini ‎tutan bir din adamım, ‎perhizim ile ilgilenerek ‎sağlığım için karar veren ‎bir doktorum oldu mu, ‎zahmete katlanmama hiç ‎gerek kalmaz artık. Para ‎harcayabildiğim sürece ‎düşünüp düşünmemem de ‎pek o kadar önemli ‎değildir; bu sıkıcı ve ‎yorucu işten başkaları beni ‎kurtaracaktır çünkü. ‎Başkalarının denetim ve ‎yönetim işlerini lütfen ‎üzerlerine almış bulunan ‎gözeticiler (vasiler, ç.), ‎insanların çoğunun, bu ‎arada bütün latif cinsin ‎ergin olmaya doğru bir ‎adım atmayı sıkıntılı ve ‎hatta tehlikeli bulmaları ‎için gerekeni yapmaktan ‎geri kalmazlar. Önlerine ‎kattıkları hayvanlarını ‎önce sersemleştirip ‎aptallaştırdıktan sonra, bu ‎sessiz yaratıkların ‎kapatıldıkları yerden ‎dışarıya çıkmalarını ‎kesinlikle yasaklarlar; ‎sonra da onlara, kendi ‎kendilerine yürümeye ‎kalkışırlarsa başlarına ne ‎gibi tehlikelerin geleceğini ‎bir bir gösterirler. Oysa, ‎onların kendi başlarına ‎hareket etmelerinden ‎doğabilecek böyle bir ‎tehlike gerçekten büyük ‎sayılmaz; çünkü birkaç ‎düşüşten sonra bunu göze ‎alanlar sonunda yürümeyi ‎öğreneceklerdir, ne var ki ‎bu türden bir örnek insanı ‎ürkütüverir ve bundan ‎böyle de yeni denemelere ‎kalkışmaktan alıkoyar. ‎ ‎‎
‎‎
Laziness and cowardice are the ‎reasons why such a large part of ‎mankind gladly remain minors all ‎their lives, long after nature has ‎freed them from external guidance. ‎They are the reasons why it is so ‎easy for others to set themselves ‎up as guardians. It is so ‎comfortable to be a minor. If I ‎have a book that thinks for me, a ‎pastor who acts as my conscience, a ‎physician who prescribes my diet, ‎and so on--then I have no need to ‎exert myself. I have no need to ‎think, if only I can pay; others will ‎take care of that disagreeable ‎business for me. Those guardians ‎who have kindly taken supervision ‎upon themselves see to it that the ‎overwhelming majority of mankind--‎among them the entire fair sex--‎should consider the step to ‎maturity, not only as hard, but as ‎extremely dangerous. First, these ‎guardians make their domestic ‎cattle stupid and carefully prevent ‎the docile creatures from taking a ‎single step without the leading-‎strings to which they have ‎fastened them. Then they show ‎them the danger that would ‎threaten them if they should try ‎to walk by themselves. Now this ‎danger is really not very great; ‎after stumbling a few times they ‎would, at last, learn to walk. ‎However, examples of such failures ‎intimidate and generally discourage ‎all further attempts. ‎ ‎
‎ Demek oluyor ki, her ‎birey için nerdeyse ‎ikinci bir doğa yerine ‎geçen ve temel bir yapı ‎oluşturan bu ergin ‎olmayıştan kurtulmak ‎çok güçtür. Hatta insan ‎bu duruma seve seve ‎katlanmış ve onu ‎sevmiştir bile; işte bu ‎yüzden o, kendi aklını ‎kullanma bakımından ‎gerçekten de yetersizdir; ‎çünkü onun böyle bir ‎deneyi ‎gerçekleştirmesine asla ‎izin verilmemiştir, o ‎aklını kullanmayı ‎denemeye hiçbir zaman ‎bırakılmamıştır. ‎Dogmalar ve kurallar, ‎insanın doğal yetilerinin ‎akla uygun kullanılışının ‎ya da daha doğru bir ‎deyişle, kötüye ‎kullanılmasının bu ‎mekanik araçları, ‎erginleşme ve olgunlaşma ‎için sürekli bir ayak ‎bağı olurlar. Biri çıkıp ‎yürümeyi köstekleyen bu ‎zincirleri atsa da, en dar ‎hendekten bile hemen ‎öyle pek kolayca ‎atlayamaz; çünkü o, ‎henüz kendisine güven ‎duyarak bacaklarını ‎özgürce hareket ‎ettirmeye daha ‎alışamamıştır. İşte ‎bundan dolayı da ‎ruhlarını, zihinsel ‎yanlarını kendi başlarına ‎işleyip kullanarak ergin ‎olmayıştan kurtulan ve ‎güvenle yürüyebilen pek ‎az kişi vardır. ‎ ‎‎
‎‎
Thus it is very difficult for the ‎individual to work himself ‎out of the ‎nonage which has become almost second ‎nature to ‎him. He has even grown to like ‎it, and is at first really ‎incapable of ‎using his own understanding because he ‎has never ‎been permitted to try it. ‎Dogmas and formulas, these ‎mechanical ‎tools designed for reasonable use--or ‎rather ‎abuse--of his natural gifts, are ‎the fetters of an everlasting ‎nonage. The ‎man who casts them off would make an ‎uncertain ‎leap over the narrowest ditch, ‎because he is not used to such ‎free ‎movement. That is why there are only a ‎few men who walk ‎firmly, and who have ‎emerged from nonage by cultivating their ‎‎own minds. ‎ ‎
‎ Oysa buna karşılık, ‎kitlenin kendi kendisini ‎aydınlatması daha çok ‎olanak taşır; hatta ona ‎özgürlük, yani özgür olma ‎hakkı tanınırsa bu ‎durumun önüne geçilemez ‎de... Çünkü yığının ‎içinde, kamuda —vasiler ‎arasında bile— bağımsız ‎düşünebilen birkaç kişi ‎her zaman bulunacaktır; ‎bunlar, önce kendi ‎boyunduruklarını ‎atacaklar, sonra da ‎insanın kendindekini ‎akıllıca değerlendirmesi ‎yanında bağımsız ‎düşünmenin kişi için bir ‎ödev olduğu anlayışını ‎çevrelerine ‎yayacaklardır. Ama ‎eskiden kitleyi ‎boyunduruk altına sokan ‎ve kendileri de ‎aydınlanmaya öyle pek ‎layık olmayan ve hak ‎kazanmayan ‎gözeticilerden birkaçı ‎şimdi çıkıp da kitleyi ‎boyunduruktan ‎kurtulmaları için ‎kışkırtırlarsa, öteki ‎gözeticiler bunları ‎boyunduruk altında ‎kalmaya zorlarlar; ön ‎yargıları yerleştirmenin ‎işte böyle zararları ‎vardır, ve bu ön yargılar ‎kendilerini yayanlardan ‎sonunda öçlerini alırlar. ‎Bundan dolayı kamu ‎ancak yavaş yavaş ‎aydınlanmaya varabilir. ‎Gerçi devrimlerle bir ‎baskı rejimi, kişisel bir ‎despotizm, bir zorbalık ‎yönetimi yıkılabilir; ‎ancak yalnız bunlarla, ‎düşüncelerde gerçek bir ‎düzelme, düşünüş ‎biçimlerinde ciddi bir ‎iyileşme elde edilemez; ‎tersine, bu kez yeni ön ‎yargılar, tıpkı eskileri ‎gibi, düşüncesiz yığma, ‎kitleye yeni birer gem, ‎yeni birer yular olurlar. ‎ ‎‎
‎‎
It is more nearly possible, ‎however, for the public to ‎enlighten itself; indeed, if it is ‎only given freedom, enlightenment ‎is almost inevitable. There will ‎always be a few independent ‎thinkers, even among the self-‎appointed guardians of the ‎multitude. Once such men have ‎thrown off the yoke of nonage, ‎they will spread about them the ‎spirit of a reasonable appreciation ‎of man's value and of his duty to ‎think for himself. It is especially ‎to be noted that the public which ‎was earlier brought under the yoke ‎by these men afterwards forces ‎these very guardians to remain in ‎submission, if it is so incited by ‎some of its guardians who are ‎themselves incapable of any ‎enlightenment. That shows how ‎pernicious it is to implant ‎prejudices: they will eventually ‎revenge themselves upon their ‎authors or their authors' ‎descendants. Therefore, a public ‎can achieve enlightenment only ‎slowly. A revolution may bring ‎about the end of a personal ‎despotism or of avaricious ‎tyrannical oppression, but never a ‎true reform of modes of thought. ‎New prejudices will serve, in place ‎of the old, as guide lines for the ‎unthinking multitude. ‎ ‎
‎ Buna karşılık aklın özel ‎olarak kullanılışı (der ‎Privatgebrauch), ‎genellikle çok dikkatlice ‎ve dar bir alanda kalacak ‎bir biçimde ‎sınırlandırabilmiştir ve ‎bu da Aydınlanma için ‎bir engel sayılmaz. Kendi ‎aklını kamu hizmetinde ‎kullanmaktan (der ‎öffentliche Gebraııch), ‎bir kimsenin, örneğin bir ‎bilginin bilgisini ya da ‎düşüncesini, yani aklını, ‎onu izleyenlere, ‎okuyanlara yararlı olacak ‎bir biçimde sunmasını ‎anlıyorum. Aklın özel ‎olarak kullanılmasından ‎da kişinin, kendi işi ve ‎memuriyeti çerçevesinde, ‎kendisine emanet edilen ‎topluma ilişkin bir ‎hizmeti ya da belirli bir ‎görevi yerine getirmesi ‎diye anlıyorum. ‎ ‎‎
‎‎
On the other hand, the private use of ‎reason may frequently be ‎narrowly ‎restricted without especially hindering ‎the progress of ‎enlightenment. By "public ‎use of one's reason" I mean that use ‎‎which a man, as scholar, makes of it ‎before the reading public. I ‎call "private ‎use" that use which a man makes of his ‎reason in a ‎civic post that has been ‎entrusted to him.‎ ‎
‎ Şimdi kamunun ‎çıkarlarını etkileyen bazı ‎işlerde, yapay bir ortak ‎anlaşma gereğince ve ‎hükümet tarafından kamu ‎amaçlarına uygun biçimde ‎ve hiç değilse onu ‎ortadan kaldırmayacak ‎şekilde, kamunun bazı ‎üyelerince ‎kullanılabilecek bazı ‎belirli işlemlere, belirli ‎mekanizmalara ‎gereksinme duyulur. Bu ‎gibi durumlarda aklı ‎kullanma tartışmasına ‎kuşkusuz izin verilmez, ‎itaat etme kesin emirdir. ‎Fakat, kendisini ‎makinenin bir parçası ‎sayan herhangi bir insan, ‎yine kendisini bir ‎topluluğun üyesi, hatta ‎evrensel uygar bir ‎toplumun üyesi olarak ‎tanıtması durumunda, ‎örneğin bir bilgin ‎sıfatıyla, kendi düşünme ‎yetisine dayanarak ‎yazılarıyla kamuya ‎yönelir; her hal ve ‎durumda aklını kullanır, ‎ama zamanında edilgin ‎olarak da olsa görev ‎yaptığı durumları ve ‎işleri de zarara ‎uğratmadan yapar bunu. ‎Üstlerinden aldığı bir ‎emir üzerinde, onun ‎yararlılığı ya da ‎yararsızlığına ilişkin ‎olarak akıl yürüten bir ‎subayın tutumu tehlikeli ‎ve zararlıdır, onun ödevi, ‎yalnızca itaat etmektir. ‎Fakat eğer bu konuda ‎doğru olmak gerekiyorsa, ‎bir bilgin olarak onun ‎askerlik hizmetinin ‎yanlışları üzerindeki ‎eleştiri ve düşünceleri ve ‎bunları kamu önüne ‎yargılanması için ‎götürmek istemesi ‎yasaklanamaz. Yine bunun ‎gibi yurttaş, kendisine ‎düşen vergiyi ‎ödememezlik edemez; ‎hatta bu gibi vergilere ‎ilişkin yapılan acımasız ‎eleştiriler ve ödememeye ‎yönelik davranışlar, bu ‎uymamaların ‎genelleşepbileceği ‎gerekçesiyle ‎cezalandırılabilir. ‎ ‎‎
‎‎
In some affairs affecting the ‎interest of the community a ‎certain [governmental] mechanism ‎is necessary in which some ‎members of the community remain ‎passive. This creates an artificial ‎unanimity which will serve the ‎fulfillment of public objectives, or ‎at least keep these objectives ‎from being destroyed. Here ‎arguing is not permitted: one must ‎obey. Insofar as a part of this ‎machine considers himself at the ‎same time a member of a universal ‎community--a world society of ‎citizens--(let us say that he thinks ‎of himself as a scholar rationally ‎addressing his public through his ‎writings) he may indeed argue, and ‎the affairs with which he is ‎associated in part as a passive ‎member will not suffer. Thus it ‎would be very unfortunate if an ‎officer on duty and under orders ‎from his superiors should want to ‎criticize the appropriateness or ‎utility of his orders. He must obey. ‎But as a scholar he could not ‎rightfully be prevented from ‎taking notice of the mistakes in ‎the military service and from ‎submitting his views to his public ‎for its judgment. The citizen ‎cannot refuse to pay the taxes ‎levied upon him; indeed, ‎impertinent censure of such taxes ‎could be punished as a scandal that ‎might cause general disobedience. ‎ ‎
‎ Bununla birlikte bir ‎bilgin olarak aynı ‎vatandaş, kamu önünde ‎vergilerin uygunsuzluğu ‎ve adaletsizliği ‎üzerindeki düşüncelerini ‎açıkça belirttiği zaman ‎asla yurttaşlık ‎yükümlülüklerine, karşı ‎gelmiş sayılmaz. Yine ‎aynı şekilde bir papaz da ‎hizmetinde bulunduğu ‎kilisenin öğretileri ile ‎uygunluk ve uyum içinde ‎işi gereği kilisenin ‎inançlarını cemaatine ve ‎halkına öğretmekle ‎yükümlüdür. Fakat bir ‎din bilgini olarak o, bu ‎inançları pekâlâ ‎eleştirebilme ‎özgürlüğüne ve daha ‎fazlasına sahiptir: Büyük ‎bir itina ve dikkatle ‎ölçülüp biçilmiş ve ‎tartılmış düşüncelerini, ‎çok iyi bir biçimde ‎yönlendirilmiş ‎eğilimlerini kamuya ‎iletmek sorumluluğuna ‎sahiptir; bunlar, sözü ‎geçen dinsel öğretilerin ‎yanlış yönleri üzerinde ‎olabileceği gibi, dinin ve ‎kilise işlerinin ‎düzeltilmesine ilişkin de ‎olabilir; ve bunu ‎yaparken de vicdanını ‎rahatsız edecek hiçbir ‎şey söz konusu olamaz. ‎ ‎‎
‎‎
Nevertheless, this man does not ‎violate the duties of a citizen if, ‎as a scholar, he publicly expresses ‎his objections to the impropriety ‎or possible injustice of such levies. ‎A pastor, too, is bound to preach ‎to his congregation in accord with ‎the doctrines of the church which ‎he serves, for he was ordained on ‎that condition. But as a scholar he ‎has full freedom, indeed the ‎obligation, to communicate to his ‎public all his carefully examined ‎and constructive thoughts ‎concerning errors in that doctrine ‎and his proposals concerning ‎improvement of religious dogma and ‎church institutions. This is nothing ‎that could burden his conscience. ‎ ‎
‎ Kilisenin sadık bir ‎hizmetkârı olarak görev ‎ve yükümlülüklerine ‎uygun bir biçimde vaaz ‎verirken o, kendi kişisel ‎kanılarına göre bunu ‎yapmak özgürlüğüne sahip ‎değildir; ama, kendisinin ‎yükümlü olduğu şekilde ‎ve başka bir otorite ‎adına dinsel telkinde ‎bulunmak zorundadır. O, ‎şöyle söyleyecektir: ‎Kilisemiz bunları ya da ‎şunları öğretir; işte ‎kullandığı kanıtlar da ‎bunlardır. Cemaati, yani ‎dinsel topluluğu için ‎kendisinin bile tam bir ‎inançla bağlı olmadığı ‎dinsel kuralların pratik ‎yararlarını ve ‎avantajlarını gösterirken ‎o, bunlar içinde saklı bir ‎hakikatin bulunmasının ‎olanaksız olmadığını ve ‎içsel dine karşı çıkan ‎hiçbir şeyin ‎bulunmadığını söylemek ‎durumunda kalır. (Bu gibi ‎dinsel öğretilerde, her ‎durum ve olayda dinin ‎özüne hiçbir şey karşı ‎gelmemiştir, gelemez.) ‎Papaz eğer, bunlardan ‎hiçbirini öğretilerde ‎bulamadığını düşünecek ‎olursa, işte o zaman ‎resmi görevlerini vicdanı ‎rahat olarak ‎yürütemeyecek ve ‎görevinden ayrılması ‎gerekecektir. Sonuç ‎olarak din adamının, ‎cemaatinin önünde bir ‎eğitimciymiş gibi aklı ‎kullanması yalnızca aklın ‎özel kullanımı ‎olmaktadır, çünkü burada ‎cemaat ne kadar büyük ve ‎kalabalık olursa, olsun, ‎bir aile toplantısı söz ‎konusudur Ve papaz ‎olarak o kişi özgür ‎değildir ve olmamalıdır; ‎çünkü o, kendisine ‎dışarıdan yüklenen bir ‎görevle bağımlıdır. Buna ‎karşın, alanının bir ‎bilgini olarak din adamı ‎yazılarıyla halka hitap ‎ederken, dünyaya ‎seslenirken, yani rahip ‎olarak aklını kamu ‎hizmetinde kullanırken, ‎aklın herkes için ‎kullanımının ve kendi ‎adına konuşmanın sınırsız ‎özgürlüğünden yararlanır. ‎Zira, halkın ruhani, yani ‎tinsel işleriyle ‎ilgileneceklerin ‎kendilerinin de ergin ‎olmamaları gerektiğini ‎sanmak yakışık almayan ‎ve saçmalıkları sürekli ‎kılan bir saçmalıktır. ‎ ‎‎
‎‎
For what he teaches in pursuance ‎of his office as representative of ‎the church, he represents as ‎something which he is not free to ‎teach as he sees it. He speaks as ‎one who is employed to speak in the ‎name and under the orders of ‎another. He will say: "Our church ‎teaches this or that; these are the ‎proofs which it employs." Thus he ‎will benefit his congregation as ‎much as possible by presenting ‎doctrines to which he may not ‎subscribe with full conviction. He ‎can commit himself to teach them ‎because it is not completely ‎impossible that they may contain ‎hidden truth. In any event, he has ‎found nothing in the doctrines that ‎contradicts the heart of religion. ‎For if he believed that such ‎contradictions existed he would not ‎be able to administer his office ‎with a clear conscience. He would ‎have to resign it. Therefore the ‎use which a scholar makes of his ‎reason before the congregation ‎that employs him is only a private ‎use, for no matter how sizable, ‎this is only a domestic audience. In ‎view of this he, as preacher, is not ‎free and ought not to be free, ‎since he is carrying out the orders ‎of others. On the other hand, as ‎the scholar who speaks to his own ‎public (the world) through his ‎writings, the minister in the public ‎use of his reason enjoys unlimited ‎freedom to use his own reason and ‎to speak for himself. That the ‎spiritual guardians of the people ‎should themselves be treated as ‎minors is an absurdity which would ‎result in perpetuating absurdities ‎
‎ Fakat bir kilise ‎meclisinde ya da ‎Presbiteryen ‎kiliselerindeki kutsal ‎yönetim kurulunda —‎Hollandalıların böyle ‎söylediği gibi— ‎görüldüğü üzere, ‎ruhbanlar sınıfı değişmez ‎kesin bir dinsel öğretiler ‎manzumesini, hem kendi ‎üyelerinin her biri ‎üzerinde, hem de onların ‎aracılığıyla halk ‎üzerinde, her zaman için ‎değişmeyen bir ‎koruyuculuğu güvenle ‎sürdürmek amacıyla, bir ‎yemine dayanarak ortaya ‎koymak hakkını ‎kendilerinde bulmamalı ‎mıdırlar? Hemen yanıt ‎vereyim, bu kesinlikle ‎olanaksızdır. Şöyle ki, ‎insan soyunun ‎gelecekteki her yeni ‎aydınlanmasına engel ‎olacak böyle bir anlaşma ‎kesin olarak bir hiçtir, ‎mutlak olarak boş ve ‎gelecekten yoksundur; ‎kaldı ki, böyle bir ‎sözleşme, en üstün bir ‎yetke ya da ‎parlamentolar veya en ‎gösterişli ve görkemli ‎barış antlaşmaları ‎tarafından onanmış olsa ‎bile. Çünkü, hiçbir çağ ‎bir yemine dayanarak ‎kendisinden sonra gelen ‎dönemlerin, hem de pek ‎önemli konularda, ‎bilgilerini ‎genişletmemesi ve ‎yanılgılarını ‎düzeltmemesi ya da ‎aydınlanmada ileri ‎gitmemesi için herhangi ‎bir anlaşmaya ‎yönelemez. Böyle bir şey ‎insan doğasına karşı ‎işlenmiş bir kıyım olur; ‎çünkü sözü geçen bu ‎durum, insan doğasının ‎köktenci amacı ve ‎belirlenim ilkelerinden ‎biri olan ilerlemeye ‎aykırıdır, ve bundan ‎dolayı daha sonraki ‎kuşaklar da bu gibi ‎anlaşmaları yetkisiz ve ‎suçlu bularak bir kenara ‎bırakmakta tamamıyla ‎haklıdırlar. ‎ ‎‎
‎‎
But should a society of ministers, ‎say a Church Council, . . . have the ‎right to commit itself by oath to a ‎certain unalterable doctrine, in ‎order to secure perpetual ‎guardianship over all its members ‎and through them over the people? ‎I say that this is quite impossible. ‎Such a contract, concluded to keep ‎all further enlightenment from ‎humanity, is simply null and void ‎even if it should be confirmed by ‎the sovereign power, by ‎parliaments, and the most solemn ‎treaties. An epoch cannot conclude ‎a pact that will commit succeeding ‎ages, prevent them from increasing ‎their significant insights, purging ‎themselves of errors, and generally ‎progressing in enlightenment. That ‎would be a crime against human ‎nature whose proper destiny lies ‎precisely in such progress. ‎Therefore, succeeding ages are ‎fully entitled to repudiate such ‎decisions as unauthorized and ‎outrageous ‎
‎ Şimdi bir ulus için bir ‎yasa koyarken hep şu ‎soru bir ölçü olarak ‎benimsenebilir ‎kanısındayım: Acaba aynı ‎ulus karar vermede ‎kendi başına bırakılsaydı ‎bu yasayı kendi ‎kendisine de koyar ‎mıydı? Gerçekten belli ‎bir düzeni getirmek ‎amacıyla ve daha iyi bir ‎yasanın beklentisi içinde ‎kısa ve belirli bir süre ‎için bu yasa mümkün ‎olabilirdi. Fakat bu, ‎ancak yurttaşlardan her ‎birine ve özellikle de din ‎adamına, onun da bir ‎bilgin olması nedeniyle, o ‎anda var olan kurumun ‎zayıflık ve eksikliklerini ‎işaret etmek, bunları ‎yazılar yoluyla ‎kamuoyuna göstermek ve ‎kurulu düzeni savunmayı ‎bir yana bırakmak ‎özgürlüğünün tanınması ‎koşuluyla mümkündür. Bu ‎arada yeni kurulan ‎düzen, yapısına ilişkin ‎araştırma ve inceleme ‎kamu tarafından oldukça ‎derinleştirildiği, ‎ilerletildiği ve kendisini ‎kanıtladığı zamana kadar ‎var olmayı sürdürür; eğer ‎çoğunluğun onayı ile bu ‎durum destek bulamazsa, ‎o zaman tacın ya da ‎tahtın önüne yeni bir ‎tasarı getirile bilinir; bu ‎öyle bir projedir ki, ‎kendi kavramlarına ve ‎anlayışlarına göre din ‎kurumunu değiştirmek ‎için birleşmiş olan ve ‎eskiye sadık kalmayı ‎isteyenleri de karşısına ‎almayan dinsel ‎toplulukları, yani ‎cemaatleri korumayı ‎amaçlar. Fakat kimsenin ‎kamusal bir sorun olarak ‎görmediği ve kuşkulanmak ‎zorunda olmadığı sürekli ‎geçerliliği olan dinsel bir ‎yasa ile birleşmek, birlik ‎olmak, tek bir insan, ‎yaşamında olmuş olsa ‎bile, böyle bir yasa, ‎insanlığın gelişmesindeki ‎kısırlıkları ve engelleri ‎ortadan kaldırmak bir ‎yana, bu gelişmeyi daha ‎sonraları için zararlı bir ‎duruma da sokar. ‎ ‎‎
‎‎
The touchstone of all those ‎decisions that may be made into ‎law for a people lies in this ‎question: Could a people impose ‎such a law upon itself? Now it ‎might be possible to introduce a ‎certain order for a definite short ‎period of time in expectation of ‎better order. But, while this ‎provisional order continues, each ‎citizen (above all, each pastor ‎acting as a scholar) should be left ‎free to publish his criticisms of ‎the faults of existing institutions. ‎This should continue until public ‎understanding of these matters ‎has gone so far that, by uniting ‎the voices of many (although not ‎necessarily all) scholars, reform ‎proposals could be brought before ‎the sovereign to protect those ‎congregations which had decided ‎according to their best lights upon ‎an altered religious order, without, ‎however, hindering those who want ‎to remain true to the old ‎institutions. But to agree to a ‎perpetual religious constitution ‎which is not publicly questioned by ‎anyone would be, as it were, to ‎annihilate a period of time in the ‎progress of man's improvement. ‎This must be absolutely forbidden. ‎ ‎
‎ İnsan kendi adına ve ‎belli bir süre için bilmesi ‎gereken konularla ilgili ‎olarak kendi ‎aydınlanması için ‎kendisinin göstereceği ‎çabayı erteleyebilir, onu ‎bir müddet için sonraya ‎bırakabilir. Ancak, böyle ‎bir aydınlanmadan ‎bütünüyle vazgeçmek ‎demek, bu kendi adına ya ‎da daha sonraki kuşaklar ‎adına da yapılsa, ‎insanlığın kutsal ‎haklarını ayaklar altına ‎almak ve onu incitmek ‎demektir. Bir ulusun ‎kendi kendisine bile ‎yükleyemeyeceği ‎herhangi bir şeyi, ‎hükümdarı ya da ‎yöneticisi ona haydi ‎haydi yükleyemez; yasa ‎koyma yetkisi olan ‎hükümdara bu yetki ‎yalnızca hükümdarın, ‎ulusun iradesini kendi ‎iradesinde toplamış ‎olması nedeniyle ‎verilmiştir. Yani, halkın ‎ortak iradesini ‎hükümdarın kendisinde ‎toplamış olmasından ‎ötürüdür bu. Hükümdar, ‎sivil toplum düzeniyle ‎uyuşan bütün gerçek ve ‎hayali iyileştirmeleri ve ‎düzenlemeleri kendi işi ‎olmadığı halde halkının ‎ruhunun kurtuluşu için, ‎ulusunun gerekenleri ‎yapması amacıyla, halkını ‎kendi kendisinin önderi ‎olmaya çağırır ve bu yolu ‎açmaya çalışır; fakat ‎onun asıl görevi ve ‎kendisinden sorumluluk ‎isteyen işi, ellerinden ‎geldiğince kendi kurtuluş ‎yollarını belirleyip ‎bunları harekete ‎geçirmek ve geliştirmek ‎için en iyisini yapanlara ‎güç kullanarak engel ‎olanları durdurmaktır. ‎Fakat hükümetin ‎denetimi sırasında din ‎konusundaki ‎düşüncelerini açıklığa ‎kavuşturmak amacıyla ‎halkının bir girişimi olan ‎yazıları söz konusu ‎ederek bu dinsel ‎konulara hükümdarın ‎müdahale etmesi, onun ‎itibarını zedeler. Ama ‎bunun yanında, eğer o, ‎kendi yüceltilmiş ve ‎kutsanmış kanılarına ve ‎oyuna göre davranır —ve ‎bu eyleminde şu takılmalı ‎deyişe göre kendisini ‎ortaya koymayı ‎sürdürürse: «Caesar non ‎est supra Grammaticos»— ve dahası, eğer o, ‎kendi tebaasına karşıt ‎olarak devletinde birkaç ‎tiranın tinsel, yani ‎manevi baskısını ya da ‎despotizmini ‎desteklemek için kendi ‎yüksek otoritesini ‎alçaltırsa, o zaman o ‎hükümdar, kendi ‎değerinden kaybeder. ‎ ‎‎
‎‎
A man may postpone his own ‎enlightenment, but only for a ‎limited period of time. And to give ‎up enlightenment altogether, ‎either for oneself or one's ‎descendants, is to violate and to ‎trample upon the sacred rights of ‎man. What a people may not decide ‎for itself may even less be decided ‎for it by a monarch, for his ‎reputation as a ruler consists ‎precisely in the way in which he ‎unites the will of the whole people ‎within his own. If he only sees to ‎it that all true or supposed ‎‎[religious] improvement remains in ‎step with the civic order, he can ‎for the rest leave his subjects ‎alone to do what they find ‎necessary for the salvation of ‎their souls. Salvation is none of his ‎business; it is his business to ‎prevent one man from forcibly ‎keeping another from determining ‎and promoting his salvation to the ‎best of his ability. Indeed, it ‎would be prejudicial to his majesty ‎if he meddled in these matters and ‎supervised the writings in which ‎his subjects seek to bring their ‎‎[religious] views into the open, ‎even when he does this from his ‎own highest insight, because then ‎he exposes himself to the ‎reproach: Caesar non est supra ‎grammaticos. 2 It is worse when he ‎debases his sovereign power so far ‎as to support the spiritual ‎despotism of a few tyrants in his ‎state over the rest of his ‎subjects. ‎ ‎
‎ Şimdi, "Acaba ‎aydınlanmış bir çağda mı ‎yaşıyoruz?" sorusu ‎sorulunca, yanıt şöyle ‎olacaktır: Hayır, ‎aydınlanmış bir çağda ‎değil, fakat ‎aydınlanmaya giden bir ‎dönemde, bir aydınlanma ‎döneminde yaşıyoruz. ‎Şimdiki zamanlarda ‎olduğu gibi, insanlığın ‎bir bütün olarak ‎başkasının rehberliği ‎olmaksızın, dinsel ‎konularda kendi aklını iyi ‎bir biçimde ve güvenilir ‎bir şekilde kullanması ‎durumunda olması ya da ‎bu duruma getirilebilmesi ‎için kat edilecek daha ‎çok yolumuz var. Fakat ‎bu yönde özgürce ‎çalışmak için şimdi ‎onların yolunun ‎temizlenip ‎aydınlatıldığına ilişkin ‎farklı göstergelere ‎sahibiz; böylece, ‎evrensel aydınlanmaya ‎giden yoldaki engeller, ‎insanın kendi suçu ile ‎düşmüş bulunduğu bu ‎ergin olmayış durumundan ‎kurtuluşuyla ilgili ‎güçlükler yavaş yavaş da ‎olsa giderek ‎azalmaktadır. İşte bu ‎bakımdan çağımız bir ‎aydınlanma çağıdır, ya da ‎Friedrich'in yüzyılıdır. ‎ ‎‎
‎‎
When we ask, Are we now living in ‎an enlightened age? the answer is, ‎No, but we live in an age of ‎enlightenment. As matters now ‎stand it is still far from true that ‎men are already capable of using ‎their own reason in religious ‎matters confidently and correctly ‎without external guidance. Still, we ‎have some obvious indications that ‎the field of working toward the ‎goal [of religious truth] is now ‎opened. What is more, the ‎hindrances against general ‎enlightenment or the emergence ‎from self-imposed nonage are ‎gradually diminishing. In this ‎respect this is the age of the ‎enlightenment and the century of ‎Frederick [the Great]. ‎ ‎
‎ Bir prens, din ‎konularında, halkına ‎herhangi bir emir ‎vermemeyi ya da ‎yükümlülük yüklememeyi ‎kendi görevi bakımından ‎bir küçüklük ya da bir ‎gerilik olarak görmez ve ‎halkını tüm bir özgürlüğe ‎doğru yöneltirse, hatta ‎bu prens hoşgörülü gibi ‎kibirli bir sıfatı kabul ‎ederek bir zayıflık da ‎gösterse, o aydınlanmış ‎bir kimsedir. İşte böyle ‎bir kimse çağdaşlarınca ‎ve kendisine borçlu ‎olacak daha sonra ‎gelenlerce, insanlığı ‎ergin olmayıştan ilk kez ‎kurtaran, hükümeti ‎ilgilendirdiği oranda ve ‎bütün insanları ‎vicdanlarıyla ilgili tüm ‎konularda akıllarını ‎kullanmada özgür bırakan ‎bir insan olarak ‎onurlandırılmayı hak ‎eder. Onun yönetimi ‎altında kilise ileri ‎gelenleri kendi resmi ‎görevlerinin yapılmasını ‎gerekli gördüğü ‎konularda ön yargılı ‎davranmaksın ve fazla ‎ayak diretip karşı ‎koymaksızın bir bilim ‎adamı gibi kendi güçleri ‎ve olanakları elverdiği ‎ölçüde özgür bir biçimde ‎ve halka açık olarak ‎kendi kanılarını, ‎düşüncelerini ve ‎kararlarını dünyanın ‎yargısına, oyuna ve ‎onayına sunabilirler, ‎hatta bu tutum yer yer, ‎şurada burada ortodoks ‎öğretiden sapmaları da ‎beraberinde getirse bile; ‎işte bu durum herhangi ‎resmi bir görevle ‎sınırlandırılmamış diğer ‎kimselere de uygulanır. ‎Bu özgürlük ruhu dışarıya ‎doğru da bir açılma ve ‎yayılma gösterir, öyle ki, ‎kendi işlevini yanlış ‎anlayan, görevini kötüye ‎kullanan ve rolünü ‎başarıyla oynayamayan ‎hükümetlerce empoze ‎edilen dış engellemelerle ‎bile o savaşmak zorunda ‎kalır. Bu gibi hükümetler, ‎en azından ulusun ‎birliğini ve halkın ‎uyumunu tehlikeye ‎düşürmeksizin özgürlüğün ‎böyle bir ortamda nasıl ‎var olabildiğim gösteren ‎parlak birer örnektirler. ‎Artık insanlar kendi ‎rızalarıyla yollarının ‎üstünden barbarizmin, ‎bir tür büyüklük ‎kompleksinin yavaş yavaş ‎kaldırılması için ‎çalışacaklar ve bu da ‎benimsenmiş, yapma ve ‎uydurma birtakım ‎ölçülerin insanları ‎bunların içinde ‎tutmasının ortadan ‎kaldırılmasıyla birlikte ‎gerçekleşecektir. ‎ ‎‎
‎‎
A prince ought not to deem it ‎beneath his dignity to state that ‎he considers it his duty not to ‎dictate anything to his subjects in ‎religious matters, but to leave ‎them complete freedom. If he ‎repudiates the arrogant word ‎‎"tolerant", he is himself ‎enlightened; he deserves to be ‎praised by a grateful world and ‎posterity as that man who was the ‎first to liberate mankind from ‎dependence, at least on the ‎government, and let everybody use ‎his own reason in matters of ‎conscience. Under his reign, ‎honorable pastors, acting as ‎scholars and regardless of the ‎duties of their office, can freely ‎and openly publish their ideas to ‎the world for inspection, although ‎they deviate here and there from ‎accepted doctrine. This is even ‎more true of every person not ‎restrained by any oath of office. ‎This spirit of freedom is spreading ‎beyond the boundaries [of Prussia] ‎even where it has to struggle ‎against the external hindrances ‎established by a government that ‎fails to grasp its true interest. ‎‎[Frederick's Prussia] is a shining ‎example that freedom need not ‎cause the least worry concerning ‎public order or the unity of the ‎community. When one does not ‎deliberately attempt to keep men ‎in barbarism, they will gradually ‎work out of that condition by ‎themselves. ‎ ‎
‎ Burada aydınlanmanın, ‎yani insanın kendi ‎kabahati sonucunda karşı ‎karşıya bulunduğu olgun ‎olmayış ya da kendi ‎sorumluluğu sonucu ‎düştüğü ergin olmayış ‎durumundan kurtuluşunun ‎odak noktası olarak din ‎konularını belirlemeye ‎çalıştım. Çünkü, bilimler ‎ve sanatlarla ilgili olarak ‎yöneticilerimizin bu ‎konular üzerinde söz ‎sahibi olma ve ‎koruyuculuk yapma rolü ‎oynamaları çıkarlarına ‎uygun düşmez; ikinci ‎olarak din bakımından ‎ergin olmayış her şeyden ‎daha çok tehlikeli, ‎zararlı ve onur ‎kırıcıdır. Fakat ‎bilimlerde ve sanatlarda ‎özgürlüğe öncelik tanıyan ‎bir devlet başkanının ‎düşünme biçimi daha ileri ‎bir yayılım gösterir ve ‎kendi yasası açısından ‎bile vatandaşlarının ‎kendi akıllarını ‎serbestçe ve herkese ‎açık olarak kullanmasına ‎izin vermesinde hiçbir ‎tehlikenin bulunmadığını ‎bilir, herkesin önünde ‎daha iyi bir yasanın ‎yapılması için onların ‎düşüncelerini alır; bu ‎durum yürürlükteki ‎yasanın doğru, içten ve ‎açık bir eleştirisini ‎getirse bile; önümüzde ‎bu türe uygun çok parlak ‎bir örnek vardır, hiçbir ‎yönetici, bizim kendisini ‎onurlandırdığımız bu ‎kimseyi şimdiye değin ‎aşamamıştır. (Büyük ‎Friedrich, ç.) ‎ ‎‎
‎‎
I have emphasized the main point ‎of the enlightenment--man's ‎emergence from his self-imposed ‎nonage--primarily in religious ‎matters, because our rulers have ‎no interest in playing the guardian ‎to their subjects in the arts and ‎sciences. Above all, nonage in ‎religion is not only the most ‎harmful but the most ‎dishonourable. But the disposition ‎of a sovereign ruler who favours ‎freedom in the arts and sciences ‎goes even further: he knows that ‎there is no danger in permitting ‎his subjects to make public use of ‎their reason and to publish their ‎ideas concerning a better ‎constitution, as well as candid ‎criticism of existing basic laws. ‎We already have a striking example ‎‎[of such freedom], and no monarch ‎can match the one whom we ‎venerate. ‎ ‎
‎ Ama kendisi aydınlanmış, ‎hayaletlerden korkmayan ‎bir yönetici elinde iyi ‎örgütlenmiş ve kalabalık ‎bir orduyu toplumun ‎güvenliğini sağlayabilmek ‎için bulundursa da, ‎devletin cesaret ‎edemediği şu sözü ‎söylemek yürekliliğini ‎kendinde bulabilir: ‎‎«İstediğiniz kadar ve ‎istediğiniz konular ‎üzerinde düşünün, ama ‎itaat edin!» Bu durum ‎ise, insansal konularla ‎ilgili olması nedeniyle ‎karşımıza tuhaf ve ‎umulmadık bir durum ‎olarak çıkar, tıpkı her ‎şeyin hemen hemen ‎paradoksal olduğunu ‎geniş anlamda ‎aldığımızda buna benzer ‎bir sonuca varmamız gibi ‎bir şeydir bu. Yüksek ‎düzeye ulaşmış bir ‎toplum özgürlüğünün ‎kuşkusuz halkın zihinsel ‎özgürlüğü yanında bir ‎önceliği vardır ve onun ‎önüne aşamayacağı ‎sınırlar koyar. Buna ‎karşın toplum ‎özgürlüğünün daha aşağı ‎bir düzeyde olması ‎demek, onun zihin ‎özgürlüğüne kendi gücünü ‎gösterebilmesi için ‎yeteri kadar yer ‎sağlaması demektir. ‎Doğa bir defalığına sert ‎kabuğu altındaki tohumu ‎özgürlüğüne kavuşturmuş, ‎bütün yumuşaklığıyla onu ‎kollamış, yani özgür ‎düşünmeye yönelik bu ‎eğilim ve hizmet sonunda ‎giderek halkın ‎zihniyetine, onda ‎yerleşmiş bulunan ‎inançlara tepki göstermiş ‎ve yavaş yavaş özgür ‎eyleyebilme aşamasına ‎gelmiştir. Bu durum, yani ‎özgür düşünme ve eyleme, ‎yönetimlerin, yani ‎hükümetlerin ilkelerini ‎de etkileyecek ve ‎kendilerine göre insanı ‎kullanarak onu ‎sömürebilecekleri ya da ‎ondan ‎yararlanabilecekleri ‎düşüncesi, ‘makineden ‎fazla bir şey olan ‎insanın’ insansal ‎onuruna uygun davranma ‎düşüncesine ‎dönüşecektir.
(*) Bu metin Nejat Bozkurt tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir. Orijinal Web sayfası için burayı tıklayınız ‎ ‎‎
‎‎
But only the man who is himself ‎enlightened, who is not afraid of ‎shadows, and who commands at the ‎same time a well disciplined and ‎numerous army as guarantor of ‎public peace--only he can say what ‎‎[the sovereign of] a free state ‎cannot dare to say: "Argue as much ‎as you like, and about what you ‎like, but obey!" Thus we observe ‎here as elsewhere in human affairs, ‎in which almost everything is ‎paradoxical, a surprising and ‎unexpected course of events: a ‎large degree of civic freedom ‎appears to be of advantage to the ‎intellectual freedom of the people, ‎yet at the same time it establishes ‎insurmountable barriers. A lesser ‎degree of civic freedom, however, ‎creates room to let that free ‎spirit expand to the limits of its ‎capacity. Nature, then, has ‎carefully cultivated the seed ‎within the hard core--namely the ‎urge for and the vocation of free ‎thought. And this free thought ‎gradually reacts back on the modes ‎of thought of the people, and men ‎become more and more capable of ‎acting in freedom. At last free ‎thought acts even on the ‎fundamentals of government and ‎the state finds it agreeable to ‎treat man, who is now more than a ‎machine, in accord with his dignity. ‎
(**) Translated by Mary C. Smith. Please click here for the original web page
Baş Sayfaya