BAŞ SAYFA  YAZILAR  MAVİPENCERE   GÖZLEMEVİ   ARKABAHÇE   IŞIKLIYOL
                            Alıntılık  Belgelik   Yarenlik   Okumalık ‎   Bakmalık   Gezinmelik
L A İ K L İ K - Ahmet Saylam

Bölümler

GİRİŞ TANIM DİN VE LAİKLİK
TÜRKİYE ‘DE LAİKLİK GÜNÜMÜZ SORUNLARI SONUÇ KAYNAKLAR

G İ R İ Ş

Laiklik, genelde, din ile devlet işlerinin ayrılması, devlet yönetiminde din prensiplerinin egemen olmaması şeklinde anlaşılmaktadır. Günlük lisanımıza yerleşen bu anlamı fazla incelemek, başka hangi anlamlara gelebileceğini araştırmak ihtiyacını duymuyoruz. Bize göre böyle bir prensip, hem Anayasamızın gereği, hem de modern yönetimin olmazsa olmaz kurallarından biridir.
Halbuki ülkemizde bu gün bile laiklik karşıtı bazı kesimler, laikliği, devletin inanca müdahalesi, Tanrı vahyine dayalı dini emirlerin iptali, hatta topluma yeni bir dinin empoze edilmesi şeklinde yorumlamaktadır.
Bazı yazarlar, bu iki farklı düşüncenin ülkemizde ileri boyutlara ulaştığına dikkat çekerek iki ayrı dinin, neredeyse İKİ AYRI TÜRKİYE ‘nin ortaya çıktığını savunmaktadır ( Ş. Mardin sh.20, A.Y. Ocak sh.58 ).
Böyle bir değerlendirmeyi mübalağalı bulsak dahi, içinde bulunduğumuz dönemde yaşanılan laiklik karşıtı olaylar ve siyasal erkin sık sık teşebbüs ettiği bu yöndeki dayatmalar, toplumumuzda yeni çatışmalara yol açacak boyutlara ulaşmakta, ilerisi için sosyal çatlama ve kırılma tehlikelerinin potansiyelini taşımaktadır.
Sadece bizde değil, tarih içindeki gelişim sürecinde özellikle tek tanrılı dinlerin hepsinde aynı tip sorunlara ve eleştirilere sebep olan laiklik veya Anglo – sakson ülkelerinde bilinen şekliyle sekülerlik konusunu kısaca gözden geçirdikten sonra ülkemizdeki duruma dönmek yerinde olacaktır. Başa

TANIM

Kelime grekçe “ laos = halk” kökünden türetilen “laikos = halktan adam” sözünden gelmektedir. ( D.Hocaoğlu, sh.126 ) grekçeden latinceye laicus, oradan da fransızcaya “lai” şeklinde geçmiştir. Sözlük anlamı ruhani olmayan, kilise mensuplarının dışındaki kimse, yani avam, halk demektir. Al Fuat BaşgilA.F.Başgil ‘e göre ( sh.160 ); katolik kilise örgütlenmesinde görevli olan insanlar ruhban, yani klerikal sınıfı meydana getirirler. Bu sınıfa dahil olmayan hristiyan halk tabakası da laiklerdir. .
Daha sonraları kelimenin ifade ettiği anlam bu günkü anlaşılan yönde genişleyerek dini olmayan, esaslarını dinden almayan ve ruhani bir özellik taşımayan fikir, kurum, kural, hukuk ve ahlak alanında da kullanılmıştır.
C.M.Altar ‘a (sh.1, 2 ) C a Memduh Altargöre kelimeyi daha geniş manasıyla “her türlü baskıdan uzak özgür düşünceye ulaşabilme yolunda harcanan çabaları belirlemeye yönelik teknik bir terim” olarak anlamak mümkündür. Bu anlamıyla laiklik, sadece din ve teoloji değil, felsefe, eğitim, edebiyat ve şiir, müzik ve güzel sanatlar, devlet ve politika alanlarında da önemli etkilere sahiptir.
Felsefe alanında laiklik, iman ve inanç yerine aklın üstünlüğünü kabul eder. Siyasi anlamda iktidarın dini kudretten ayrılması, hukuki yönden ise, devlet ile dinin birbirine karışmaması şeklinde ifade edilebilir.
M.Gauchet, Demokrasi İçinde Din adlı eserinde ise laiklik tabirini, kilise kaynaklı olduğu için kabul etmemektedir. Ona göre laiklik kavramı kilisenin kendisini karşıtları yoluyla tanımlama çabasından doğmuştur; ya kilise hukuku dışında kalanı ya da kiliseye ait olmayanı ifade eder. Onun yerine “dinden çıkış” ifadesini kullanmakta, dinden çıkışın din inancından çıkışı değil, dinin, toplumda siyaset dahil her şeyi biçimlendirdiği ve her kuruma hükmettiği bir dünyadan çıkış olduğunu vurgulamaktadır.( sh. 13 – 15 )
Laiklik kelimesi hukuk terimleri arasına ancak Fransa İhtilalinden sonra girmiştir. Bilindiği kadar kelimeyi ilk olarak teklif eden F.Buisson ‘dur.( 1887 ) Başa

DİN VE LAİKLİK

Tarifler farklı da olsa, uygulamada insanoğlunun bu dünyada yaşarken her türlü iş ve işlemlerini kendi aklına dayanarak yürütmek, kurallarını, değişmez vahiylerden değil, zamana ve mekâna göre değişen şartların yorumlarından çıkarmak istemesi bize, laikliğe olan ihtiyacı net bir şekilde anlatmaktadır.
Basit tanımıyla dinin devlet yönetiminden ayrılması demek olan laikliğin topluma yerleşmesi sürecinde, görünüşte birbirinden zıt iki kaynaktan büyük tepki gelmektedir; tanrıdan geldiği kabul edilen gücünün elinden alınmasına razı olmayan ruhban ve/veya politikacı sınıfı ile tanrının buyruğundan ayrılmak suretiyle onun rızasından mahrum kalacağına inandırılan halk tabakası. Çünkü tek tanrılı semit (1) dinlerin üçünde de sadece iman değil, ibadet ve hukuk, ahlak vs. alanlarında tanrı buyruğu kabul edilen çok sayıda hüküm bulunmakta, dindar insanlar bunlara uymadığı takdirde dinden uzaklaşacağını, tanrı buyruklarına karşı gelmiş olacağını, bunun sonucunda da öbür dünyada cezalandırılacağını düşünmektedir.

  1. -Semavi dinlerin ilki olan Musevilik’ te tanrı, bir kavmi seçerek ona imtiyazlı bir statü kazandırmıştır. Onunla bir ahit yapmış, esaretten özgürlüğe kavuşturmuş, emir ve nehiylerini bildirmiş, bunlara uymaması halinde verilecek bela ve cezaları belirtmiştir. Yahudilik bu özellikleriyle laikliğe hala direnebilmekte, devlet ve din ayırımı bu gün bile tam uygulanamamaktadır.
  2. - Hıristiyanlık , Yahudiliğin sadece bir kavme mahsus olma özelliğini değiştirerek dini, bütün insanlara açmak, tanrıyı bütün insanların yaratıcısı olarak herkese eşit mesafeye oturtmak gayretinde olmuştur. Hz. İsa ‘ nın dinde yenileştirme faaliyetleri Musevilikteki Mesih inancına dayanmış, oniki havarinin ikisi ( Aziz Paulus ve Petrus ) tarafından dönemin medeniyet merkezi Roma ‘ya taşındıktan sonra Yahudi olmayanların da katılabileceği yeni bir din olarak örgütlenmiştir. Başa
Bu örgütün tepe noktasında Papa bulunmakta, Hz.İsa ‘nın ve O ‘nun ilahlık vasfından dolayı da Allah ‘ın vekili olarak kabul edilmektedir. Hatadan münezzeh bir makama yükselen Papa , insanların günahlarını affetme veya onları dinden uzaklaştırma yetkisine sahip olmakta, bu yetkiyi, kilise teşkilatına, yani ruhban sınıfına kademe kademe aktarabilmektedir. Daha sonraları Roma ‘da hakimiyeti ele geçirerek imparator da olan Papa , tanrı adına kralların meşruluğunu tasdik yetkisini de kullanmaya başlamıştır.
Vatikan Kilisenin hem maddi hem manevi alanda insanlar üzerinde tesis ettiği bu mutlak hâkimiyet, isyanlara ve Katoliklikten kopmalara sebep olmuş, ortaya çıkan Protestan ülkelerdeki dünyevileşme hareketleri genellikle sekülarizm (2) olarak adlandırılmış, laiklik ise katolik ülkelerdeki devlet yönetiminin dini kural ve inançlardan ayrılması anlamında kullanılmıştır.
Papalığın nüfuzuna karşı yürütülen bu mücadeleler Rönesans döneminde İtalya ‘da öne çıkmış olmakla birlikte, Reform süreci ve daha sonraki İhtilal ve özellikle Aydınlanma dönemlerinden itibaren bütün dünyada laiklik, Fransa ‘ya maledilmiş durumdadır.
Fransa anayasa meclisi 1790 senesinde çıkardığı bir yasayla rahipler sınıfını sivilleştirmiş, 1801 tarihli Concordato ile Katolik kilisesi rahipleri devlet memuru haline getirilmiş, kilise ve ruhban sınıf tamamen devlet kontrolüne alınmıştır.
Yirminci yüzyılın başlarında ; 1905, 1907 ve 1908 yıllarında yapılan düzenlemeler ile devletin mezhepler ve dinler arasında tam tarafsızlığı sağlanmış, din adamlarının devletten maaş almalarına son verilmiş, kilise, kamu menfaatlerinin gerektirdiği alanlar dışında kendi konularında serbest bırakılmıştır.
  • - İslamiyet : İslam dininin esaslarını düzenleyen kur ‘anda yer alan hükümleri, başlıca üç bölüme ayırmak mümkündür;
    1. - İnanç (iman – itikat) : dinin özünü içerir. İslam ‘ın amentüsünde inanç esasları belirlenmiştir.
    2. - Amel (ibadet) : esas itibariyle zorunlu ( farz ) sayılan beş şartı içerir. İmanın olgunlaşması, büyük ölçüde, insanın bu beş şartı eksiksiz yerine getirmesine bağlanır.
    3. - Muamelat : tarih, felsefe, ahlak, hukuk vs. de dahil insanlar arası ilişkileri ve toplum – cemaat içi düzenlemeleri de kapsar. Metinlerin büyük kısmı bu son bölümle ilgilidir.
    Hz. Muhammed ‘in yeni dini tanıtmaya ve yaymağa çalıştığı 13 yıllık Mekke Dönemi nde sadece inanç esasları öne çıkmış, yeni dinin esasında Allah nazarında tek din olarak kabul edilen İbrahim Dini olduğu, daha sonra Musevi ve İseviler tarafından kitaplarda yapılan tahrifatın ve dinin esaslarında ortaya çıkan sapmaların düzeltilmesi gerektiği vurgulanmıştır.
    Ancak Peygamber ve yanındakilerin Medine ‘ye göçmesi ( hicret ) üzerine Mekke İslamiyet yeni bir din özelliği kazanmış, ve büyük ölçüde kur ‘anda yer alan hükümlere dayanarak, hakimiyet kurduğu çevrelerde devlet olarak teşkilatlanmaya başlamıştır. Daha bu teşkilatlanmanın başlangıcından itibaren idarî, hukukî ve siyasî önderlik, dinin imamı olan peygamber tarafından yürütüldüğü gibi fertlerin bütün faaliyetleri ve aralarındaki ilişkiler de çoğu kez vahye dayalı olarak bizzat kendisi tarafından düzenlenmiştir.
    Böylece İslamiyet, inanç ve ibadet gibi tanrıyla kul arasındaki münasebetlerin yanında, miras, nikah, ceza, vergi, nafaka gibi hukuk kurallarını, müslümanların birbirleriyle ve devletle olan ilişkileri ni, dost ve düşman ülkelerle yürütülecek diplomasi yi de aynı yöntemle dini esaslara bağlamıştır.
    Dinin yayıldığı zaman ve mekânın gereği olarak insanların eğitilmesi ve onlara muaşeret adabının öğretilmesi dahi hem vahiy (Kur‘an ) hem de Peygamberin söz ve davranışları (Sünnet ) ile desteklenmiştir. Bu bakımdan İslamiyet, dünya işlerinin de Allah adına düzenlendiği bir hukuk sistemi ( fıkıh ) geliştirmiştir.
    Birçok Müslümancın hala bütün kur ‘an hükümlerinin tanrı kelamı olduğu, kıyamete kadar hiç bir hükmünün değişmeyeceği, başka bir anayasa ve yasa kaynağı aramaya gerek olmadığı, Kur ‘andaki her hükmün aynı değerde olduğu ve herhangi birisinin terk edilmesinin dinden çıkma sayılacağı gibi konularda ısrarcı olduğu görülmektedir.
    Şeriat hükümlerine göre yönetilen devlette hizmetlerin yürütülmesinde Kur‘andaki hükümlerde açıklık bulunmaması halinde Hz. Muhammed in, peygamberlik dönemindeki söz ( hadis ), iş ve işlemlerinin yani sünnet ‘in esas alınması gerekmektedir.
    Daha önce karşılaşılmamış, kuran ve hadisle çözülememiş bir sorun, yine bu kaynakların, yani ayet ve hadis lerin yorumlanması suretiyle çözüme kavuşturulur. Bu yoruma içtihat denir. İçtihat yapan kimselerin ( müçtehit ) bir araya gelerek bir konu hakkında karar vermesi ise icma olarak adlandırılır. Başa

    TÜRKİYE ‘DE LAİKLİK

    Laiklik 1928 yılından beri Anayasamızda yer almakla birlikte, arada geçen uzun süre içinde kavram üzerindeki anlaşmazlıklar bir türlü ona ermemiştir. Ülkemizde hala laikliğin İslamın özüne ters olduğu, devlet yönetiminde yeniden İslamî esasların benimsenmesi, kanunların ve toplum hayatını düzenleyen kuralların şeriata aykırı olmaması gereği yaygın bir tarzda propaganda malzemesi yapılabilmektedir
    Osmanlı İmparatorluğu kurulduğu tarihten itibaren İslamiyetin içinde olmakla birlikte, ancak padişahlar halife ünvanını da aldıktan sonra dine bağlı devlet özelliğine sahip olmuştur.
    Halife unvan ve yetkisini elde eden padişah, sadece devlet başkanı değil, Peygamberin vekili sıfatıyla en yüksek dini şahsiyet haline gelmiştir. Bu sıfatıyla dünyadaki bütün Müslümanların din önderi ve dünyadaki koruyucusudur. Devletin anayasası şeriat, idare tarzı da saltanattır.
    Devlet, özel ve kamu hukuku olarak esaslarını doğrudan doğruya veya dolaylı olarak İslam’dan alan kanunlarla yönetilmektedir. Devletin hiçbir kanun ve kuralı Şer ‘i Şerif ‘e aykırı olamaz. Halife – sultan ‘ın görevi “emr- i bilmaruf ve nehy- i anilmünker ” dir. Yani dinin yapılmasını istediği şeylerin yapılmasını, yasakladığı şeylerin de yapılmamasını sağlamaktır.
    Kendisine dinen neyin iyi neyin kötü, neyin yapılması neyin yasaklanması konularında yardımcı olmak, onu bu konularda aydınlatıp yol göstermek üzere “Şeyhülislam” ünvanlı bir makam mevcuttur. Şeyhülislam bu makama kaydı hayat şartıyla atanır. Vereceği fetva ile Sultan – Halifenin görevden alınması dahi mümkündür.
    Bu sistem 1839 yılına, yani Tanzimat dönemine kadar devam etmiştir. Bu tarihte yayınlanan “Hattı Humayun” ve uygulanma esaslarını gösteren “Islahat Fermanı”, halkın tamamını, din ve mezhep farkı gözetmeden eşit haklara kavuşturmuş, can ve mal güvenliği teminatı vermiştir.
    Bu dönemde İslam, yine devlet dini olmaya devam etmekle birlikte devletin laikleştirilmesi için büyük adımların atıldığı görülmekte, laik zihniyette bir hukuk sisteminin yeşermesi gözlemlenmektedir.
    İlk olarak 1876 anayasası ( Kanunu Esasi ) din hürriyetini teminat altına almış, devlet sistemi tam olarak değilse bile ihtiva ettiği bazı prensipler bakımından laikleşmeye başlamıştır. Ancak Osmanlı Devleti‘nin dini, Din-i islamdır ifadesine dokunulmamış, devlet reisi yine halife olarak kalmıştır.
    İkinci Meşrutiyet, 1909 yılında Kanunu Esasi ‘de, çok büyük değişiklikler yaparken yukarıdaki hükümlere pek dokunmamış, yarı dini – yarı laik sistem muhafaza edilmiştir.
    Büyük Millet Meclisi Hükümeti ise 1921 yılında yürürlüğe koyduğu Teşkilatı Esasiye Kanunu ve 29 Ekim 1923 ve 20 Nisan 1924 anayasalarında da devlet dinini kabul etmekte, şeriat hükümlerinin yerine getirilmesini TBMM ‘ nin görevleri arasında saymaktadır. Ancak 1920 yılında Şer ‘iye Vekaleti kurularak Şeyhülislamlık makamı kaldırılmış, şeriatla ilgili bakanın da meclis tarafından seçilmesi esası kabul edilmiştir.
    İkinci Büyük Millet Meclisi, 2 Mart 1924 tarihinde kabul ettiği iki kanunla Şer ‘iye ve Evkaf Vekaleti ‘ni kaldırmış, onun yerine Diyanet İşleri Reisliği ‘ni kurmuştur. Bu kanunla Türkiye ‘de din ve devlet işleri birbirlerinden açık ve kesin bir surette ayrılmıştır. Başa

    GÜNÜMÜZ SORUNLARI

    Son zamanlarda din, siyasetin temeline oturmuş, benimsediğimiz teolojinin geri kalmışlığımıza hiçbir etkisinin olmadığını ve laikliğin İslam’la bağdaşmadığını iddia ederek devlet yönetimini din kurallarına bağlamaya gayret sarf eden bir siyasi kadronun yönetim felsefesi haline gelmiştir.
    İslamın inanç felsefesini Sünni ( Maturidi, Eş ‘ari ve Selefi ) ve sünni olmayan diye iki gruba ayırmak mümkündür. Türklerin büyük çoğunluğu fıkıhta Hanefi(3) , inançta Maturidi (4) ekolüne mensuptur. Tarihte Osmanlı devleti de bu görüşün temsilcisi olarak temayüz etmiştir.
    Bu ekol, hüküm verirken aklı öne çıkarmak ve zamanın değişmesiyle hükümlerin de farklılaşacağını kabul etmek gibi olumlu özelliklere sahiptir. Akılcı ve yenilikçi kabul edilir .
    Selefi (5) ve Şafii (6) Eş ‘ari (7) görüşler ise sorunları, İslam’ın ilk zamanlarındaki örneklerle çözmeye çalışan nakilci ve gelenekçi özellikleriyle tanınırlar.
    Maturidi inanış, iman ve ameli birbirinden ayırır ve bir müslüman büyük günah işlese dahi imanının başka insanlar tarafından yargılanamayacağını kabul eder. Aklın, vahiyden bağımsız olarak da iyiyi ve kötüyü bilebileceğini ileri sürer. Bu görüşlerin tabii sonucu alarak da Maturidi inancı, iman ve ibadet dışında, yani muamelat konularında bağımsız aklı önemli bir hukuk kaynağı sayar. Bu temele dayalı olarak geliştirilen istihsan (8) kavramı, muamelata ilişkin konularda kuran hükümlerinin akıl ile nesh edilebileciğini ( hükümden düşürülebileceğini ) de kabul eder. Başa
    Yine bu görüşe göre halkın menfaatleri ile kutsal emirler çatıştığında, halkın menfaatlerinin belirleyici olması gerektiği, muamelatta dinin verilerinin tüm zamanları bağlamayan birer örnekten ibaret olduğu kabul edilmektedir. Bu kabule göre Kur ‘anın yasamaya ilişkin hükümlerinin tarihsel, bu hükümlerin gerisindeki ana amacın ise evrensel olduğu anlaşılmaktadır.
    Tarihin her döneminde nas ların yorumlanması, zamanın şartlarına göre hukuk hükümlerinin değiştirilmesi gerekmiş, fakat iman ve akide konuları bu kuralın dışında tutulmuştur.
    O halde mevcut bilgimizle izah veya kabul edilemeyen bir nass ‘la karşılaşılması durumunda onun yorumlanması, akıl ile nakilin uyumlu hale getirilmesi, yani içtihada baş vurulması icap eder. Kısacası, itikat esasları ile haklarında açık nass olan amel konularının dışındaki bütün meselelerde, ilim, felsefe, hukuk, siyaset vb. muamelat konularında tevil ve içtihat yolu açıktır. ( Başgil, sh.264)
    Hatta yukarıda da ifade edildiği gibi, iman ve ibadet dışındaki alanlarda Kur‘an hükümleri aklın verileriyle geçersiz kılınabilir, kamu menfaati neyi gerektiriyorsa o yönde hüküm verilir, çünkü bu konularda din verileri sadece örnek olarak önem taşır.
    Aklın bu şekilde öne çıkarılmasının en büyük önemi, pratikteki sonucu, hakimiyetin halka verilmesi, kanunların halk tarafından seçilip vekalet verilen; akıl ve sorumluluk sahibi milletvekilleri tarafından parlamentoda düzenlenmesidir .( Oztürk, sh.53, 50 ) Başa

    SONUÇ

    Eğer yukarıda açıklanmaya çalışılan yenilikçi ve akılcı görüşler dikkate alınacak ve özümsenecek olursa; günlük sorunlarımızın çözümleri şeriatta ve Kur ‘anın muamelata ilişkin hükümlerinde aranmayacak, şartların değişmesi ile bunların hükümden düştüğü unutulmayacaktır. Sokaklarda elinde sopalarla dolaşıp giysilerin dine uygunluğunu denetlemenin, kadınlarla erkeklerin birbirlerine fazla yaklaşıp yaklaşmadıklarını ve ibadetlerini zamanında yapıp yapmadıklarını gözetlemenin dinin amacı ve kimsenin haddi olmadığını bileceklerdir. (*)
    Samimiyetle dine inanan insanlar da kur‘an ‘ın evrensel olan, zaman ve mekan dışında bağlayıcı olan tek hükmünün “adaleti sağlayan toplumsal faydalar” olduğunu idrak edecekler; iyiye ve doğruya ancak akıl ile ulaşılacağına kanaat getireceklerdir. (U.Aktan, sh.3)
    İslam ‘ın bu yorumu, laik demokrasiye zemin teşkil edebileceği için, Cumhuriyetin teolojik alt yapısı bu anlayışa dayandırılmış, devletin dine müdahale etmemesi şeklinde algılanan klasik laiklik tarifinin dışına çıkılarak Diyanet İşleri Başkanlığı kurulurken ve kur ‘anın tercüme ve tefsiri yaptırılırken bu hedef gözetilmiştir.
    Atatürk ‘ün düşünce, ilke ve inkılaplarını doğru anlayan ve yorumlayan, fikren gelişip olgunlaşan kimse, dinin insan hayatındaki rolünü de doğru olarak değerlendirecek, Allahla kendisi arasına kimsenin girmesine müsaade etmeyecek ve hayatta en hakiki mürşidin ilim olduğunu idrak edecektir. Parlamentoların ülkenin ihtiyacına, aklın ve zamanın şartlarına uygun, yeni kanunlar çıkarmasının değerini bilecek, şeriatın yeniden hayata geçirilmesini değil, demokratik düzenin toplum hayatının her alanında geliştirilmesini isteyecektir.
    Ferdin bu olgunluğa erişebilmesi ve laikleşebilmesi bakımından, devletin faaliyetleri yanında ülkenin geleceğinden sorumlu aydınların da konulara gerekli önemi vermesi, her türlü imkanı kullanarak fertlere yardımcı olması gerekecektir. Bu bakımdan;
    • - Devlet, din ve ibadetlerini öğrenmenin fertlerin hakkı olduğunu düşünerek onlara gerçekleri öğretmek ve eğitmek için yeterli gayreti göstermelidir.
    • - Dinin, toplumsal işleyişin bütünleyici bir parçası olduğu, fakat devlet düzenini, siyasal yapıyı tayin etme iddiasında bulunamayacağı gerçeğinin bütün fertler tarafından özümsenebilmesi için her türlü tedbirin alınması da devletin görevleri arasında kabul edilmelidir.
    • - Toplumun bilinç düzeyinin yükselmesiyle, zaman içinde, farklı inançların bağımsız örgütlenmelerine imkan tanınması ve bu suretle devletin din alanını tamamen fertlere bırakabilmesinin mümkün olacağı da göz önünde bulundurulmalıdır.
  • 09/ 02 / 2008 Başa

    Atatürk
    Başa
    YARARLANILAN KAYNAKLAR
    1 - BAŞGİL, A.F. Din ve Laiklik: Kubbealtı Yayınları, İstanbul, 2003
    2 - Editör B. Daver ; Atatürk ve Laiklik,
    Atatürkçü Düşünce Elkitabı sh.13- 18
    Atatürk KDTY Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi
    Ankara, 1995
    3 - GAUCHET, M. Demokrasi İçinde Din, Laikliğin Gelişimi, Dost Kitabevi
    Yayınları, Ankara, 2000
    4 – OZTURK, Y.N. LAİKLİK, Yeni Boyut Yayınları, PK. 35 Erenköy / İST
    >

    DERGİLER :
    ALTAR, C. M. Laiklik Ne dir, Ne değildir ? Mimar Sinan, 93 /88 / 11
    UMUR, Z. Laiklik, ( yayıma hazırlayan : A.Doğuoğlu ) Mimar Sinan, 94 / 94 / 35
    Editör Türkiye Günlüğü, Din ve Siyaset Özel Sayısı, 2003, 72
    Hocaoğlu, D. Laiklik ve Sekülerlik sh.115 – 150
    Karaman, H. İslamda Din ve Devlet İlişkileri, sh 93 – 114
    Mardin, Ş. Kültür ve Din, sh. 5 – 22
    Vergin, N. Düşüncenin “Bitmeyen Senfonisi” sh. 23 – 54
    Ocak, A. Y. Türkiye ‘de Uzlaşma Problemi ve İdeolojik Çatışmanın
    Merkezindeki İslam sh. 55 - 65
    Makale
    U. Aktan İslamiyet ve yeniden inşa : Radikal Gazetesi, 13 / 01 / 2005
    DİPNOTLAR
    (*)Hürriyet Gazetesi 6 / 02 / 2008, sh.23 Metne Dön
    (1) Semitic=sémitique Metne Dön
    (2) Séculalirisme=Secularism Metne Dön
    (3) Asıl adıı El-Numan bin Sabit bin El-Numan Zuta olan ve 699 yılında Kufe’de doğup, 767'de Bağdat'ta öldürülmüş olan Ebu Hanife tarafından kurulan mezhep Metne Dön
    (4) Asıl adı Ebu Mansur Muhammed bin Muhammed bin Mahmud el-Matüridî olan ve Maveraünnehir’deki Semerkant sehrinin Matürid köyünde dogmus olan Ebu Mansur el-Matüridî tarafından kurulan mezhep, Maturidilik Metne Dön
    (5) Eş'arilik ve Matüridilik kurulana kadar, Sünni Müslümanların itikadi yönden bağlı sayılıdıkları mezhep Metne Dön
    (7) Ebul Hasan el Eşari (873-935)tarafından kurulmuş olan mezhep, Eş’arilik Metne Dön
    (8) Sözlük anlamı: beğenmek, güzel bulmak Metne Dön