BAŞ SAYFA  YAZILAR  MAVİPENCERE   GÖZLEMEVİ   ARKABAHÇE   IŞIKLIYOL
                            Alıntılık  Belgelik   Yarenlik   Okumalık ‎   Bakmalık   Gezinmelik

İYONYA MUCİZESİ - Asım AKİN

ozitif düşünmeyle elde edilen pozitif bilgi, eski devirlerdeki gibi bilgeliğin eksiksiz bir biçimde elde olduğuna inanma yerine, insanın akıl, deneyim ve sezgi ile ortaya koyduğu bilgidir. İnsanlığın oluşturduğu pozitif bilgileri toplumun özümsemesi de kolay olmuyor. Nitekim, insanlık tarihinde pozitif görüşlerin başladığı 2500 yıl öncesinden bu yana, toplumda o zamanki görüşleri bile benimsememiş olanların sayısı hiç de az değil.
Akıl, duyu deneyimi ve sezgi ile insanlığın boş inançlardan nasıl uzaklaştığını açıklayabilmek için, günümüz pozitif düşüncesinin kökenlerine inerek açıklamalar yapmanın uygun olacağı kanısındayım. Pozitif düşünmenin ilk 3 filozofu olan Ksenofanes, Heraklites ve Anaksagoras ’ınmistik görüşlerden nasıl uzaklaştıkları bu konuya birer örnektir. Felsefe bizim yurdumuzda, İyonya da, Ege bölgesinde İ. Ö. 6 yüzyılda doğdu. Bunu 200 yıl kadar sonra yaşamış olan Aristo' nun ‘İlk Felsefe’ adını verdiği kitabından öğreniyoruz. Aristo, kendisinden önce yaşamış tüm filozofların düşünce ve görüşlerini bir araya toplayıp, sistematik bir duruma getirmiştir.
Felsefenin Ege bölgesinde başlamasının çeşitli nedenleri vardır.
En başta , bölgenin tarım yönünden verimliliği ve iklimi gelir. Rahat yaşanan bir iklim ve fazla güç harcamadan yılda en az iki defa ürün alınması, insanların yaşam kavgalarını hafifletmiş ve düşünmeye daha fazla zaman ayırmalarını sağlamıştı.
Ayrıca bu yörede sonradan Grek yazısı adı verilen,Fenikelilerin Mısırdan alarak geliştirdikleri bir alfabe, daha da geliştirilerek kullanılmaya başlamıştı. Bu alfabenin herkesin kolayca okuyup yazabileceği bir biçimde olması, okumak için uzman olma gereğini ortadan kaldırmış ve okuyup, yazmayı katip ve rahiplerin tekelinden çıkartmıştı.Ayrıca alfabede ilk defa sesli harflerin bulunması da herkesin istediklerini kolayca açıklayabilmesini ve güzel söz söyleme sanatının gelişmesini sağlamıştı.
Üçüncü bir neden de İyon birliğinin kurulmasıdır. İzmir’in kuzeyindeki, Foça dan, Bodrum körfezi kıyısındaki İasoss a kadar olan bölgedeki, içinde Efes, Sisam adasındaki Samos, Söke ovasının batısındaki Priene ve Söke ovasındaki Milet’in de bulunduğu 12 Kıyı Şehir devleti bir anlaşmayla birleştiler.
Anlaşma 12 kralın katılımıyla Milas yakınındaki Apollon Mabedinde Orfeus Kültü yeminiyle yapıldı ve böylece kurulan İyon birliği, yöreyi Anadolu'nun Lidya, Karia ve diğer Luvilerden gelen saldırılarına karşı da korumuş oldu. Kısaca İyonya Kutsal Kitapların anlattığı cennete benzemişti.
Eski devir insanlarının doğaya, her şeyin onlar için gizemli ve anlaşılmaz olduğu görüşüyle baktıkları kolayca anlaşılabilir. Gökteki yıldızlar, fırtınalar, bir otun yeşerip büyümesi, hastalıklar, ölümler hepsi onlar için birer gizem içinden çıkıyordu. Çünkü bu olayları açıklayabilecek bir bilgi birikimleri yoktu. Ayrıca bütün bunlar, onlar için çözülmesi gereken problemler de değildi. Onlar için, yağmur yağdıran tanrı tasarımı veya ektiklerinin verimli olmasını sağlayan bir tanrı tasarımı ile her şey hallediliyor, her şey bu tanrılarla açıklanıyordu. Hephaitos un üflemeleriyle yanar dağlar oluşuyor, Eoles göğe bulutları dağıtıyor, Poseidon un kızgınlığı denizin dalgalarını kabartıyordu. Diyonisos törenlerinin ilahi şarabı, müritlerinin dillerini açıyor, güzel sözler söylemelerini sağlıyordu. Kısaca Homeros’un İyonyalıları tanrıların elinde yaşıyorlardı. Onlar için doğa üstü, doğaldı. Bugün bile böyle düşünen kesimler var.
Bununla beraber, bütün bu açıklamalar bazı kişileri yetindirmemeye başladı. Gözlemledikleri bazı olaylarla, tanrılar arasında bağıntı kuramamanın şaşkınlığını yaşamaya başladılar. Aristo felsefeyi bir düzene sokma girişiminde, eski filozofları anlatırken bu şaşkınlık olayına da değinmiştir
nedeninin tanrılar dışında başka türlü de olabileceği kanısına varabiliyorlardı. Karşılarında nedenlerinin tekrar gözden geçirilmesinin gerektiği yüzlerce, binlerce olay vardı. Bunların en önemlilerini çözmeye çalışmakla işe başladılar; Ay, Güneş, yıldızlar ve evren nasıl oluşmuştu. O zamana kadar tüm insanların baktıkları şeyleri onlar görmeye başlamış ve düşünmekle ortaya çıkan sorunlar karşısında şaşkınlık içinde kalmışlardı. Şaşırmak demek, bilgisizliği tanımak, bilgisizliğin bilincine varmak demekti. ’
Felsefe bu şekilde, İ. Ö. 6. Yüzyılda Milet’te birdenbire doğdu. Thales ’in, Anaksimandros ‘un, Anaksimenes ’in şaşırmasıyla.
Çünkü onlar tanrıları bir kenara bırakıp, her şeyi doğal elementlerle, o zamanlar doğal element kabul edilen su, hava, toprak, ateşle açıklamaya çalışıyorlardı. Zamanın görüş ve geleneklerine göre toplumun bu kişileri değerlendirmesini düşünün. Ne küstahlık! Ne cehalet! Ne cesaret! Doğal olayları Tanrılara baş vurmadan açıklamaya çalışmak. Ayrıca ne garip bir fikir! Çünkü doğa olaylarını zaten sihirli güçleriyle Tanrılar yapıyor ve bu zaten onların görevi. Tanrıları neden işsiz bırakalım? Fakat toplumun bu görüşü, bu tutumu karşısında bile Milet 'li filozoflar düşünmeye cesaret ettiler ve felsefe ve bilimi yarattılar. Düşünmedeki bu devrime İyon mucizesi deniyor.
Şimdi bu 3 İyonyalı düşünürün, akılcılıkla mistik düşüncelerden nasıl uzaklaştıklarını anlatacağım.
MİLET'Lİ KSENOFANES

Bal ve İncir:

Ksenofanes balı ve inciri çok severdi. Muhtemelen yörenin Aydın inciriyle, Marmaris balını. Açtığı ilk ve önemli düşünce öğesi bu iki maddeyi sevmesine bağlıdır. Bu öğe ‘bilme nedir? ’ sorusudur.
Ksenofanes , balı önce yediği zaman, incirin tadının azaldığını fark etti. Tanrı balı yaratmamış olsaydı, insanlar inciri şimdi bulduklarından daha tatlı bulacaklardı.
Bu düşünce biçimi, duyularımızın etkinliği konusunda ilk şüpheyi getirmiştir. Ksenofanes , duyularımızın zamana göre değiştiğini söylüyordu. Balı daha önce yemiş olup, olmamakla tat alma duyusu değişiyordu. Ayrıca duyularımız kişilere göre de değişiyordu. Birinin soğuk bulduğu suyu, ateşi olan bir diğer kişi sıcak buluyordu.
İncir ve elektron
Aslında Ksenofanes’in gözlemi, doğayı çözecek kesin önermelerden biri gibi de gözükmüyor. Biraz gözlem, biraz su, bir kaç incir, biraz bala bağlı. Bu gözlem binlerce yıldan beri süregelmiş düşünce sistemini sarsacak kadar güçlü değil. Fakat olay bir düşünce devrimi yaratacak kadar önemliydi. Çünkü Milet'li filozoflar, söylenenlere değil, gördüklerine inanmaya başlamışlardı. Ksenofanes duyularımıza dünyayı gördüğümüz pencere diyordu. Eğer pencerenin camları defoluysa, bu bozukluk herkesi yanılgıya düşürecekti.
Öyleyse dünyayı nasıl keşfetmeli? Doğayı nasıl çözmeli? Ksenofanes ’in bu görüşü insanlığı binlerce yıl kemirecektir. Bu soruya binlerce yıl boyunca çeşitli yanıtlar aranmış ve halen de aranmaya devam edilmektedir.
Bu soru karşılığında Sofistler, gerçeğin göreceliğini ileri sürdüler. Platon, Descartes akıla döndüler. Mutlak gerçeği, duyularımızdan bağımsız bir şekilde bulabilmek ümidiyle. Ampiristler, duyulara dayanmayı sürdürdüler. 18. Yüzyıl bilimsel devrimi hataların düzeltilmesi sorununu çözdüğünü söyledi. Basit gözlemden daha etkili olan , deney yöntemini ileri sürerek. Ölçümlere bağlı deneyler, basit gözlemlerden daha etkin bir şekilde doğanın gizemlerini çözüyordu. Ve 20. Yüzyılda ‘Kuantum mekaniği’ deneysel yöntemler sayesinde kapandığı sanılan yarayı yeniden açtı.Kuantum mekaniği sonsuz küçüklükler dünyasının, gerçek gözlemlerimizden daha değişik olduğunu ortaya çıkardı. >
Tıpkı eskiden yediğimiz balın, incirin tadını değiştirdiği gibi, elektron da bizlere bazen bir parçacık, bazen bir enerji veya bir dalga şeklinde görülebiliyordu. Böylece gerçek arayışının tartışma alanı 20. Yüzyılda yeniden açıldı.
Tanrılar ve İnsanlar

Ksenofanes bal ve incir örneğini daha ilerilere götürdü: “-Yalnız duyularımızdan edindiğimiz bilgiler şüpheli değildir. Tanrılar konusundaki bilgilerimiz de şüphelidir ”. Bir halk şairi olan ve şölenlerde Homeros ve Hesiodes ’in destanlarını söyleyen Ksenofanes, tanrıların açıklanamayan davranışlarını da gördü. Tanrılar, insanların kınadığı, ayıpladığı her şeyi yapabiliyorlardı: yalan söylemek, kendini kaybedercesine içki içmek, aklına gelenle zina yapmaktan çekinmemek. Tanrıların kralı Zeus, kadınların etekleri arkasından koşuyor, bir çok güzel ölümlü kadının felaketlere sürüklüyordu.

Öyleyse Tanrılar düşünüş ve davranış bakımlarından bizlerden daha üstün değillerdi. Sadece bizim dünyamızdan daha üstün bir dünyada, Olimpos da, süper bir dünyada yaşadıklarından, bir çeşit süpermen gibi davranıyorlardı. Süper güçleri, süper- sevinçleri, süper-kızgınlıkları, süper-kıskançlıkları vardı. Homeros, Hesiodes destanları, tanrıların insanları tahrik edici bu davranışlarını anlatıyordu. Kızgınlıklarını, hileli, çılgın davranışlarla dolu aşklarını, tanrıçaların cilveleri ve gönül avcılıklarını. Demek ki insanlar, tanrılarını kendileri gibi tasarımlıyorlardı “–Öküzlerin, atların, aslanların elleri olsa ve heykel yapabilseler, tanrıları öküz, at, aslan şeklinde yaparlar. İnsanlarda doğal olarak tanrılarını kendileri gibi tasarımlıyorlar. Habeşler tanrılarını siyah ve basık burunlu yapıyorlar. Traklar tanrıların gözlerinin mavi, saçlarının kızıl olduğunu söylüyorlar. . ”
diyordu. Müslümanlar tanrılarının tüm tasvirlerini yasaklayarak, bu tuzağa düşmemişlerdir. Bu görüş zamanımıza kadar sürüp geldi. Montesquieu görüşü üçgenlere uyguladı: Voltaire ise ünlü çözümüyle bunu güzel özetledi:
“- Eğer Tanrı insanı kendi görüntüsünde, kendisi gibi yarattıysa, insan da tanrıyı tam olduğu gibi tasarımlayabilmiştir . ”
“- üçgenler bir tanrı tasarımlasalar, onu 3 köşeli yaparlar ”.
Evet tanrıların çokluğu, insan görüş ve davranışlarının çeşitliliği nedeniyledir.
Aztek tanrıları, insanlardan kurbanlar ister. Vahşet insanın doğal davranışlarının öğelerinden biri olduğu için.
Diyonisos ay ışığı altında içki alemleri istiyordu. Bu istek insanların zevk için oluşturdukları bir tasarım değildir. O devirlerde insanlar yaşamın gökle yerin birleşmesinden olduğunu zannediyorlardı. Göğün sıcaklığı yer yüzüne inerek toprağı okşuyor, yağmurlar göndererek (sperm) toprağın sinesindeki tüm tohumlara yaşam veriyordu.Tohumlar, toprağın içinden, tıpkı bir annenin çocuk doğurması gibi doğuyorlar ve bu çocuklar (bitkiler) göğe, güneşe babalarına doğru uzanıyorlardı.
Hesiodes'in şarkısı bunu çok güzel anlatıyor: “- Toprak, en işveli bir şekilde sinesini göğe açmış …” İçkili, coşku dolu (Diyonisos) törenlerinin bu görüş, bu tasarım nedeniyle çok mantıksal bir amacı vardı. Göğe ve yere iyi örnekler vererek, birleşmelerinin daha verimli olması için.
Bazı ülkelerde ise tersine, ‘zevk veren şeylerden kaçınmak gerekir’ mantığı tanrı tasarımlarını etkilemiştir.
İbrahim ve Musa ’nın tanrısı bu modele örnektir. Bölgenin sert doğa koşulları, insanları doğal olarak sert, hatta barbar davranışlara zorluyordu. Bu nedenle bir parça da sertliğe iman etmeleri, hatta tanrılarının gaddarlığına iman etmeleri gerekiyordu. Tanrının, Ademin soyundan gelenleri merhametsizce izlediği, onları hastalıklara, zelzelelere, su baskınlarına uğrattığı tasarımlanıyordu. Nedeni ise yapılmış bir günahı yıkamak içindi. Elma, kadın ve yılan günahı hikayesini. İntikamcı bu tanrı, kurallarına uymayanları hayal edilemeyecek işkencelerle cezalandırıyordu. Tanrının cezaları yanında, Engizisyon işkencelerinin çocukça kalacağı tasarımlanıyordu.
Günümüz uygar insanları artık tanrıyı bu şekilde tasarımlamıyorlar. Tanrılarını, yüzyılların eskittiği, sararttığı bu tasarımlardan daha mantıksal bir şekilde tasarımlıyorlar. Belki de artık, gerçekten bu tanrı tasarımını düzeltmek, tanrının kaba ve sert davranışlarını rötuşlaşmak, tanrıyı daha sevecen, daha insancıl tasarımlama zamanı geldi. 21. Yüzyılın insanlık görüşlerine daha uygun bir biçime dönüştürmeye.
EFESLİ HERAKLİTES

Heraklites’in eselerinin ne yazık ki çok azı elimize geçmiştir. Fakat bu kalıntı yazılar bile insanı şaşkınlık içinde bırakıyor. Sokrat bu yazılar için: -Okuduklarımdan anlayabildiklerim görüşlerimi çok değiştirdi, anlamadıklarım da her halde bir o kadar ilginç olmalı , demiştir.
Ateş

Heraklites de, Milet'liler gibi her şeyin kökenini aradı. Ona göre her şey ateşten çıkıyor ve tekrar ateşe dönüyordu. Tıpkı eşyaların parayla ve paranın da eşyayla değiştirildiği gibi. “Milet'lilerin, her maddenin tek bir ana maddeden çıktığı görüşleri doğru ama, bu ana maddeyi bulup her şeyi ona göre düzenleme hayalleri bana gerçekleşemeyecek bir rüya gibi gözüküyor ” diyordu.
Fakat her şeyi tek gerçeğe bağlama prensibinin hayal olmadığını 20. Yüzyıl şaşırtıcı bir şekilde göstermiştir. Bu tek gerçek enerji dir. Kuantum mekaniğinin babası olan Heisenberg şunları yazıyor:
“-Modern fiziğin, bir bakıma Heraklites’in doktrinlerine çok benzediği dikkatimizi çekiyor. Heraklites’in ‘Ateş’ sözcüğünü, ‘enerji’ sözcüğüyle değiştirirsek, modern fizik onun sözlerinin kelimesi, kelimesine tekrarı oluyor. ”
Gerçekten enerji, tüm maddelerin yapı taşı olan atom ve parçacıklarını oluşturan maddedir. Her şey enerjidir. Tüm maddeleri yapan da, maddeleri hareket ettiren de enerjidir. Atom ve parçacıklarının enerjiden yapılabildiği laboratuarlarda gösterilmiş ve kesin bir şekilde ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca enerji ısıya, harekete, ışığa, elektriğe değiştirilebilmektedir. Dünyadaki tüm değişimler enerjiyle olmaktadır.
Polemos (savaş) :
Heraklites’in dikkatini çeken bir başka olay da, dünyada her şeyin sürekli bir değişim içinde bulunmasıdır. Canlı maddeler doğuyor, çocukluk, gençlik, yaşlılık şeklinde 3 küçük yolculuk yaptıktan sonra ortadan yok oluyor. Fakat yerini hemen yeni maddeler dolduruyor. Hiç bir şey ebedi değil. Canlılar da, cansız maddeler de hep geçici. Bu konuda verdiği örnek ünlüdür:
“-Evrende her şey akar gider (Panta rei). Aynı ırmakta ikinci defa yıkanamazsınız. Çünkü ikinci defa yıkandığınız aynı ırmak değildir. İlk suyun yerini, ondan sonra gelen su almıştır. Hatta ırmak sözcüğü bile bir yanılgıdır. Gerçekte bizim düşündüğümüz anlamda bir ırmak yoktur. Bizim ırmak adını verdiğimiz, sadece her saniye yeniden değişen hareket halindeki sudur. Bunun yanında, ben de ırmağa birinci girişimle, ikinci girişim sırasında aynı kişi değilim. Ben de tıpkı ırmağın suyu gibiyim. Ben her geçen saniye bir miktar yok oluyorum ve kaybolan miktarımın yerini başka ben parçacıkları alıyor. Öyleyse gerçekten bir ben var mı?”
Bu sonu gelmez, sürekli değişimin nedeni savaştır (Polemos).
Tabii burada söz konusu edilen savaş, biz zavallı insanların birbirleriyle yaptığı kavgalar değil.
PANTA REI
Evrende her şey akar gider

Evrende her şey akar gider (Panta rei)
Söz konusu olan çok büyük bir savaştır. Bu savaş karşıtlıkların sürekli, evrensel, kozmik (göksel) savaşıdır. Suyla-ateşin, geceyle-gündüzün, dünle-yarının, adaletle-haksızlığın savaşıdır. Fakat bu savaş yıkıcı, karmaşa, kaos oluşturan bir savaş değildir. Çünkü bu savaş, her şeyin karşıtını kendine rakip seçmesiyle, kendi değerini ortaya çıkarıyor. İlkbahar, bizi donduran kışın karşısına çıktığı için, onun değerini anlarız. Geldiği zaman tüm canlılar uyanır, sevinir, neşelenirler. Gecenin ürkütücü karanlığını öğrendiğimiz ölçüde, gündüz ışığını gördüğümüzde seviniriz. Tersine günün stresli, yıpratıcı çalışmalarından sonra, gecenin sakin ve tatlı ılıklığını içimizde hissederiz. Bunun yanında, hiç bir zaman gecenin karanlığı, gündüzün aydınlığıyla karışıp gri, monoton bir renk oluşturmaz. Gece ve gündüz sürekli, sonu gelmeyen bir karşıtlık içindedir. Bu savaş hiç bir zaman sonlanmayan verimli bir savaştır. Dünyanın hareketliliğini, nabzını ve zamanı bu karşıtlık, bu savaş doğurur. Dünyanın nabzı, değişmez bir şekilde günlerin ve mevsimlerin ritmiyle atar. Yani evrenin dengesi, zıtlıkların, karşıtlıkların sürekli savaşının sonucudur. Dünyayı biçimlendiren bu savaştır. Uyumlu, harmonili bir şekilde. ”
Polemos her şeyin başlangıcı ve nedenidir. Bu savaştaki rakipler, aynı zamanda ayarlardır. Tıpkı lir’in telleri ile, gerildiği çerçeve arasındaki gerilim nedeniyle, lir’in güzel sesler çıkarması gibi.
2000 yıl önce Heraklites, soğuk savaşla, terörün dengesinin varlığını ortaya çıkarmıştı. Günümüz dünyasında da yanıltıcı bir barış sürüyor. Çünkü bu silahlı bir barıştır. Karşı karşıya gelen silahlı güçlerin, lirin telleri gibi sürekli bir gerilim düzeyinde durması gibi. Bu olay, karşı karşıya kalmış iki güçlü gladyatörün yanıltıcı hareketsizliğidir. Tüm kasları gerilmiş, alınlarında parlayan ter damlalarıyla, yüz adaleleri gergin, amansız savaşın durdurulmasına çalışan, güçlerinin doruğunda bekleyen iki gladyatörün.
Heraklites devam ediyor;
“-Kırların sakin görünümü de yanıltıcıdır. Kırlar, çayırlar gerçekte sayısız küçük trajedilerin toplamıdır ve bu trajedilerin sonucu bize yanıltıcı bir sükunet, barış varmış gibi görünüyor. Fakat her bir otun arkasında, gizli gizli hazırlanan tuzaklar birbirini kovalıyor. Her bir ot komşusunu hırsla yenmenin, yok etmenin çabası içinde. Evrende amansız savaşlar birbirini kovalıyor. İşte yaşam budur. Yaşam savaştır.
Canlıların hayranlıkla seyrettiğimiz uyumları, balıkların yüzmesi, kuşların uçması, ceylanların koşması, bunların her biri yaşamak için şart olan savaş nedeniyledir. Türler arasında en uygun bireyin seçimini değerlendiren bu sonsuz savaştır.
Cansız doğa da savaşla biçimleniyor. Sanatkar bir peyzaj mimarının eseri gibi görülen deniz sahilinin uyumlu eğimini fırtınalı dalgalar biçimlendirmiştir. Sahil şeridi, binlerce yıldan beri, rüzgarların uğultusuyla, azgın dalgaların şaklamasıyla oluşmuştur. Sahil şeridi, binlerce yıldan beri, birbiriyle hırsla savaşan iki gücün ayırım yeridir. Okyanus Poseidon ile, toprak Gaia burada karşılaşıyorlar. Sarp bir biçim almış ve oyulmuş kayaları dalgalar burada dövüyorlar. Binlerce defa, aman vermeden, kayaları oyuncaya kadar. Gaia her defasında, sabırlı bir şekilde, kendinden azar azar veriyor
. ”
Modern demokrasi de ancak çoğunlukla, çoğunluğa ters düşen azınlığın karşıtlığı sürdükçe sağlıklı yürüyebilir. Toplumun kanun ve kuralları bu karşıt güçlerin sürekli karşılaşmasıyla ortaya çıkar. Karşıtlıkların oluşturduğu görüşlerin zamanla birikip, kümeleşmesi, toplum içindeki karşıt akımların sentezi şeklinde, az veya çok homojen bir kural halini alır. Fakat özgürlükleri kısıtlayıp, eleştiri ve karşıtlığı fiziki güçlerle yasaklayan Sovyet rejimi yok olup gitmiştir. Karşıtlıklar, yetkin insanların oluşumunun en önemli aracıdır. Bir görüşün, çeşitli yollarla topluma zorla kabul ettirilmeye çalışılması, toplum ileri görüşünün kapanmasına, toplumun fanatizme, kötüye gitmesine neden oluyor.
MİLET'Lİ ANAKSAGORAS

Heraklites'in ortaya çıkardığı sürekli değişimi Anaksagoras dönüşüm mekanizmasıyla çözmeye çalıştı. Tavşanın yediği ot, tavşan etine nasıl dönüşüyor? Anaksagoras’a göre,
otun içinde tavşan etinin çok küçük parçacıkları, zerrecikleri vardır. Ot içinde aynı zamanda inek eti zerrecikleri de vardır. Çünkü otu inek yediği zaman da, ot inek eti haline geliyor. Otun içinde süt zerrecikleri de vardır. Çünkü inek ot yedikçe, süt veriyor. ”
Anaksagoras’ın açıklamaları böyle sürüp, gider ve vardığı sonuç: ‘öyleyse, otu yiyen tavşan da aslında, eti ve kemiği olan bir ottur’ şeklindedir.
“Bu ot-tavşan değişimi nasıl oluyor da, bir düzen içinde yürüyor? Neden mevsimler, günler hiç aksamadan birbirini izliyor? Ot bir tavşana, bir koyuna dönüşüyor ama, hiç bir zaman yarı-tavşan, yarı-koyun olan bir hayvana dönüşmüyor. Neden? Bu düzen nereden geliyor?” Anaksagoras, otun tavşan etine çevrilmesiyle hard ware (donanım) sorununu çözmüştü. Fakat şimdi karşısına çözülmesi gereken soft ware (Yazılım) problemi çıkmıştı. Çünkü ot , tavşan eti durumuna dönüşmekle kalmıyor, tavşan organizması içinde o derecede uygun bir şekilde yerini alıyordu ki, tavşanın gerçek bir tavşan gibi davranışları da bozulmuyordu.
Yazılım akıldan başka bir şey olamazdı; elle tutulamayan, duyularla hissedilmeyen akıldan. Yazılım maddesiz bilgiydi. Görülemeyen, tartılamayan, fakat kopyalanabilen, tekrar tekrar kopyalanabilen, hava yoluyla aniden aktarılabilen, hatta silinebilen, hiç var olmamış gibi ortadan yok olabilen bir şey olmalıydı. Tıpkı bilgisayarındaki kodlama sisteminin bozulmasıyla, insanın birdenbire yararsız, hareketsiz bir donanım le karşı karşıya kalıp, hiç bir işlem yapamaması gibi. Öyleyse en önemli şey yazılım (akıl) dır. Çünkü maddeye canlılık, yaşam veren bu akıl olmalı. Maddeye ruhu akıl veriyor. Maddenin amaçsız, dolap beygiri gibi dönmesi yerine, onu yararlı bir amaca doğru yönlendiriyor. Anaksagoras bu ‘Yazılım’a ‘Nous dedi.Akıl, düşünce, bilgelik, davranış, ruh, arzu, iradenin toplamını ‘Nous’ sözcüğüyle açıkladı. Anaksagoras, maddesel olmadığı halde maddeyi ve değişimleri yöneten, davranışlarımızın doğru veya yanlış olduğunu bize hissettiren bir akıl, bir düşünce gücünün varlığını ilk defa ‘Nous’ sözcüğüyle ileri sürmüştür.
Aslında Anaksagoras, farkına varmadan Tanrı kavramını yeniden ortaya koymuştu. Ancak burada felsefi bir tanrı tasarımı söz konusudur. Çünkü bu tasarım rasyonel, akılcı bir düşünce sonucudur. Bu tasarım Musa’nın yüzlerce yıl önce ortaya attığı tanrı tasarımı gibi değildir.Fakat insanlar geleneklere bağlı, kısır görüşleri nedeniyle, tanrının varlığını felsefi yönden de ortaya koyan Anaksagoras’ı takdir edeceklerine, onu dinsizlikle suçladılar. Anaksagoras'ın, gökyüzündeki ayın sadece bir taş olduğunu, bir tanrıça olmadığını da söylemeye cesaret etmesi bardağı taşıran damla oldu. Mahkum olmamak için Atina’ya kaçmak zorunda kaldı. Big Bang teorisini buldular, atomları, yıldız ve galaksileri keşfettiler. Mikropları buldular, otun ve tavşanın ne olduğunu ortaya çıkardılar. Kısaca kilometrelerce uzunluktaki deneysel bilgi tutanaklarıyla evrenin bir bölüm küçük ve hatta büyük gizemlerini ortaya çıkardılar. Fakat bu tutanaklar arasında Nous hiç görülemedi. Sanki evren işlemini kendi kendine yürütüyordu ve bu işlemler basit fizik mekanizmalarla ortaya çıkarılabiliyordu. Araştırıcılar yıldızları, gökyüzünü döndüren etkileyici mekanizmayı buldular. Fakat Nous’u bulamadılar.Laplace, Napolyon’a ‘Güneş Sistemi’ ve determinizm teorisini anlatırken, Napolyon’un ona : peki, Profesör bu teorinin neresinde tanrıya yer veriyorsunuz? sorusuna, ‘Sayın İmparatorum, bu teoriyi kurarken tanrıya gereksinim olmadı yanıtını aldı.
Kimyasal inceleme ve araştırmalarla otun, tavşan etine nasıl çevrildiği ortaya çıkarıldı. Evrim keşfedilerek, yaşamın nasıl cansız maddelerden oluştuğu bulundu. Canlıların evrimle giderek karmaşıklaşması sonucu otun, tavşanın ve aklın (zekanın) nasıl geliştiği saptandı. Fakat donanım maddenin, örgütlenmek, bir düzen içine girmek için acaba Yazılım, Nous’a gereksinimi yok muydu? Uzayda mekanik-madde kendi başına dönerken, Yazılım olmadan, sadece fizik kanunlar ve tesadüflerle, uzay ve zaman içinde bu derecede büyük bir tarihin, doğal bir şekilde oluşması gerçekten mümkün müydü?
Bu tarih içinde sıcak ve heyecanlı yaşamlar, isyanlar, haksızlıklardan oluşan ıstırap ve acılar ve ölüm de var.
Istırap ve acı, düşünürlerin kafasını yoran, şaşırtıcı bulgulardır. Eğer evren yalnız maddeden ( donanım ve tesadüfler) oluşuyorsa, tesadüflerin hoş olmayan rahatsızlık verici etkileri olacağı doğaldır. Tersine, her şey bir yaratıcı düşünceye (akıl’a) bağlıysa, varlığın zekası evrenin yazılım’ine bağlıysa, o zaman her şeyi tasarlayan ve yöneten bu aklın, haksızlıkları, ıstırap ve acıları neden hoş gördüğünü, nasıl açıklamalı?
2000 yıllık araştırmadan sonra, Nous’un robot-portresi hala çapraşıktır. Nous hala aklımızı en fazla karıştıran sözcük.
Fizik dünyada Nous yok. Çektiğimiz acılara ya duyarsız, ya da ortadan kaldıracak kadar güçlü değil. Veya mutlak bir nesnel kayıtsızlık içinde. Ama ortada bir gerçek var. Bizi bu günkü düzeye bu tanrı tasarımı getirmiştir. Tüm görüşler, felsefeler, hipotezler tanrı tasarımını destekleyen veya ona karşıt görüşlerden çıkmıştır. İnsanlık bu yönelimle çalışmalarını yılmadan yürütmüş ve günümüzün insanlık dediğimiz gerçeğini yaratmıştır.
Düşünen Adam -Rodin