BAŞ SAYFA  YAZILAR  MAVİPENCERE   GÖZLEMEVİ   ARKABAHÇE   IŞIKLIYOL
                            Alıntılık  Belgelik   Yarenlik   Okumalık ‎   Bakmalık   Gezinmelik

YALNIZLIK,
BOŞLUK DUYGUSU
VE
HAYAT FELSEFELERİ ÜZERİNE

Ender Sakintuna

Önce yalnızlığın bir sorun olduğu ve bunun getirdiği boşluk duygusunun bireyin iç dünyasında uyandırdığı izlenimlerin olumsuz olabileceği konusunda bir kabul yapmam gerekiyor. Klasik bir yöntemle konu başlığındaki cümleyi analiz ederek kısaca kelime anlamları üzerinde duralım.
Yalnızlık, "her şeyin dışında kalma, dışa itilme ya da ortamda olana bitene yabancı kalma "türünden benzetmelerle tarif edilmektedir. Konumuzda anlatılmak istenen boşluk ise ne antik yunan düşüncesinde Epikürosculuk’un varsaydığı; “boşluk olmazsa maddeler kımıldayacak yer bulamazlar ve hareket edemezler” görüşü, ne de Descartes felsefesine göre “boş mekan yoktur, mekan ile madde aynı şeydir. Mekan maddenin yer kaplamasıdır. Bunun için boşluk olmaz “ tanımlarıdır
Kastedilen ruhbilim açısından var olanın ve var olmayanın bireyin iç dünyasında uyandırdığı izlenimlerdir. Ruhbilim, bu konuyu nesne ilişkileri kuramı içinde irdelemektedir. Muhtelif düşünsel akımların farklılıkları arasından kendimize bir yol bulmaya çalışalım ve bu yolla hayat felsefeleri tanımlamalarına doğru ilerleyelim. Günümüzde pek çok birey için yalnızlık o denli ürkütücüdür ki; kişi bazen kendisiyle baş başa kalma düşüncesinden bile tedirginlik duyar ve iç dünyasında neler olduğunu tam olarak bilemediği zamanlarda da çareyi etrafına bakınıp başka insanlarla bağlantı kurmakta arar. Bu öylesine sarsıcı bir dönemdir ki birey şimdiye kadar yol gösterici olduğuna inandığı şeylerin kendini yönlendiremediğini görür veya öz güvenini tekrar
kazandığını sandığında yol göstericilerinin işe yaramadığına inanmaya başlar. Diğer insanlar onun için umuttur. O bu insanların yol gösterebileceğini, en azından korkularında yalnız olmadığını kanıtlayacaklarını umar. Yalnızlık ve boşluk aynı endişe halinin iki aşamasıdır. Bir görüşe göre insanlığın bütün tarihi yalnızlığını parçalayıp yoketme gayretinden ibarettir. Toplum tarafından kabul görmek endişelerimizi azaltır. Prestijimizi belirler, bu da demek oluyor ki her zaman aranan birisi olmak ve asla yalnız kalmayarak zaferimizi kutlamak durumundayız. Eğer toplumda seviliyorsak, bir başka tanımla sosyalleşmede başarılı olmuşsak yalnız kalacağımız zamanlar çok nadir olacak demektir.
İnsanoğlunun bilincini boşluk hissinden ve yalnızlık korkusundan daha uzun kurcalayan yegane olgu endişedir Boşluk ve yalnızlık duygusu nasıl bu kadar ürkütücü olabiliyor, bizi endişe denilen o garip ruhsal acının kapanına kıstırdığı için mi? Endişeye kapılmak için çok neden var. Takip edilemez hıza erişen teknolojik gelişmeler sinüs eğrisini şaşırttıracak iniş çıkışlarla seyreden ekonomik gidişat, otuz beş yıla sığdırılmış iki dünya savaşı, sonu gelmeyen çatışmaların yanına eklenen modern dünyanın soğuk savaş, eşikte bekletilen atom bombalarının ya da kimyasal silahların konuşturulacağı yeni bir dünya ya da bölgesel savaş sinyalleri, terör eylemleri ve daha niceleri ve de içinde yaşadığımız teknoloji faşizmi bizi her gün daha çok kirletiyor ve insanlık arayışını içinden çıkılmaz bir labirente dönüştürüyor. Endişelerle kuşatılmış bir çağda yaşayan bireyler olarak tek kazancımız yaşamın bizi, kendimizi daha fazla tanımaya itiyor olması. Standartların ve yargıların alt üst olduğu bir dönemdeyiz. Dört yanımızı çeviren belirsizlik çemberiyle karşı karşıya kalmak “acaba iç dünyamda sırtımı yaslayabileceğim bir dayanak var mı? Böylesine parçalanmış bir dünyada ben nasıl iç bütünlüğümü sağlayabilirim? “ kaygısını daha da hissettirmektedir. Hiç bir şeyin belirli olmadığı bir zamanda kalıcı bir benlik bilinci oluşturmanın imkanı var mı diye merak ediliyor.
Bireyin yaşamak ve yaşamın sırlarına ermek uğrundaki çırpınmalarında bir iç çatışmanın, hatta bir tür iç çelişkinin sürüp gittiği göze çarpar; bir yandan bir çeşit birleşmeye ve bütünleşmeye yönelen güçlü bir güdünün yanısıra diğer yandan en az aynı derecede kendini etkili gösteren ayırıcı etkenler varlığını duyurur. Pascal’ın deyimiyle “bir yücelik ve sefalet karışımı olan insanoğlunu hem efsaneler yaratabilecek kadar güçlü hem de incecik bir kamış kadar zayıf kılan çatışmalar” dan biri de budur. Bir yandan insanlar daha olgun bir düşünce düzeyine ulaşıp aralarında daha geniş bir hoşgörüye, dayanışmaya ve birliğe doğru yol alırken diğer yandan insanlık gelişimindeki hayal kırıklıkları, güvensizlik duyugusu, ideolojik çöküntülerin açtığı boşluklar ve özellikle Damokles kılıcı gibi insanlığın tepesinden kalkmayan her an patlayabilecek gerginliklerin korkusu çoğu kez insanlığın bir çıkmazda olduğu izlenimini uyandırmaktadır. Kanımca günümüz insanlarından bazılarının en büyük sorunu içinde bulunduğu ya da içine düşebileceği böyle bir çıkmazdan kurtulmaktır. Bu dünya üzerinde insan yaşamını daha güzel, daha iyi, daha insancıl yapacak bir kurtuluş insanın ancak kendi öz benliğine, kendi öz yapısına, kendi öz kişiliğine dönmesiyle ona sadık kalmasıyla gerçekleşebilir.
Hayatta nasıl yaşamalıyız ki kaçınılmaz son geldiğinde geride anlamlı ve mutlu bir yaşantı bırakılmış olsun, biz nasıl olsa kısa sürede yok olacaksak bu kısa sürede acılı, üzüntülü ve endişeli günler geçiriyorsak ve kısa süren bir kaç dünya zevkinden başka bir şey tadamıyorsak ya da az önce sözünü ettiğim boşluk duygusunun karabasanından kurtulamıyorsak bu dünyadaki yaşantının bir manası varmıdır? gibi sualler sorulagelmiştir. İnsan olmak, üstelik insanca varolmak ve yaşamak isteyen kişiler yaşamın anlamını sorgulamak zorundadır. Çünkü onlar düşünce yoluyla hayatı kavramak ve geliştirmek için yaşarlar.
Bu aşamada yalnızlık ve boşluk duygusu psikolojisinden farklı bir bilim dalına geçiş yapmak istiyorum. Hayatın manası ve amaçları konusundaki çeşitli felsefi görüşleri irdelediğimizde muhtemelen çeşitli hayat felsefelerinden birisinde kendimize ya da konumuza taraf olanlara bir yer bulabileceğiz. Konuyu psikiyatri bilimi ile değil genel kabul görmüş hayat felsefeleri sınıflandırması içinde değerlendirerek biraz da bu güne kadarki düşüncelerimizin bunların hangisine uyduğu ile ilgili bir pencere açmak olduğunu vurgulamak istiyorum.
İnsanın kainattaki yeri, insanın değer Hayat felsefesinde cevaplanması gereken sorulardan ikincisi, hayatın manası var mıdır? Varsa nedir? şeklindedir. Hayatın manasını ve amaçlarını açıklamaya yarayan başlıca beş amaç teorisi vardır. Bunlardan Evrensel amaç teorisi; özetle insanın kainattaki yeri, hayatın tüm şekilleri ve bu fiziksel dünya Tanrının yaratıcı aktivitelerinin bir ürünüdür. Şimdiki hayat formu büyük bir planın uygulanması sonucudur. İnsan ilahi planın uygulanmasında bir iştirakçidir. Hayatın nimetlerini bize bahşeden tanrıya şükretmekle ve bu şükür ve imanla yalnızlık içinde dua etmekle hayat zenginlik ve derinlik kazanır. İnsan ilişkilerinde sevgi prensibi yani başkalarının da gerçekten mutlu olmasını istemek prensibi tek rehber olmalıdır diye tanımlanabilir.
Bir diğeri Nihilizm (Amaçsızlık) Teorisi; Hayatta savunulacak bir gaye ve erişilecek bir hedef yoktur. İnsan tesadüfler içinde oluşmuştur. Ölüp gidecektir. Önemli olan şimdiki andır. Çünkü evrenin eseri olarak geleceğe dönük bir gayret söz konusu olamaz. Amaçsız bir doğa içinde yaşam sürdürmek için kararlı olan nihilist dinsel düşünür, tasavvur edilemeyen bir hürriyet hissine sahiptir. Nihilist olmak tamamen günahsız olmak demektir. Hayatın bir manası olmadığı görüşünü savunanlara nihilist denir. Nihilist sözcük olarak amaç yokluğu anlamına gelir. Nihilist kainata karşı direnerek yaşar ve isyanını bu biçimde ortaya koyar. Burada konunun dışına çıkma riskini göze alarak kusursuz bir nihilist olarak tanımlanan 1844 - 1901 yılları arasında yaşamış ünlü Alman filozof Friedrieh Nietzche’yi anmadan geçemeyeceğim. Bir üçüncüsü Asli amaç teorisi; İnsanın, hayatı esnasında onun katkısını ve varlığını gerektiren nedenler zuhur eder. İnsan, bu gerekçe ile hayata bağlanır. İyiyi, doğruyu ve güzeli bulmak, insanları ve doğayı sevmek hayata bir mana kazandırır. Yaşamak önem verdiğimiz değer yargılarına hizmet etmek demektir diye özetlenebilir.
Geçici amaç teorisi ise; insan kendisi için bazı amaçlar ve uğraşılar seçer. Adeta sanat eseri veren bir sanatkar gibidir. İşinin evrendeki yeri ile ilgilenmez. Yaptığı işten zevk alır. Bu amaçları gerçekleştirmek için hayata bağlanır. Hayat bir sanat eseri gibidir.
Ve nihayet sonuncusu Çağdaş ve Gerçekçi Teori; Bilim, sanat, estetik ve teknik ile ilgili araştırma idealine geniş ölçüde ışık tutan insan sevgisine, insanın yücelmesine ve insanın olgunlaşmasına dayanan ve ahlaktan güç alan bir dünya görüşüdür.
Bu görüşler arasında bir benzetme yapmaya çalışırsak çağdaş ve gerçekçi teorinin gerek ulvi görüş ile gerekse insancıl görüş ile bir paralellik içinde olduğunu söylemek mümkündür. İnsanın kainattaki yerini, hayatın manasını ve amaçlarını anlatan teorileri kısaca gözden geçirdikten sonra bunların arasında benim yorumuma göre Hümanist düşünce ve bu düşünce ile bağlantılı çağdaş ve gerçekçi teorideki görüşlerin ana konu ile ilintisi yönünden biraz daha açılması gerekiyor. Hümanizme göre insan yeryüzünde yalnız ve yabancıdır. Hümanizm insanın özgürlüğüne itibarına ve kendine özgü karakterine önem verir. İnsan cansız maddelerden yaşamı nedeniyle ve diğer yaratıklardan onu insan yapan özellikleri ile ayrılır. Bu özellikler hürriyet, düşünme kapasitesi, hayal gücü, konuşma kapasitesi, güzellik anlayışı ve sevebilme yeteneğidir. İnsan yaratıklar içinde en yüksek mevkiye sahiptir. Bu nadide özelliğinden dolayı insanın diğer yaratıklardan olan farklılığından soyutlayacak herhangi bir teşebbüse karşı hümanizm insanı müdafaya geçer. İnsandan yoksun bir dünya değerlerden de yoksun olacaktır. Çünkü insan daha sonra erişmek için çaba sarfedeceği hedefler saptamak suretiyle değerler yaratan bir canlıdır.
İnsan dünyayı bulduğu gibi bırakmakla yetinmeyecek özellikte, sonsuz enerjili bir yaratıktır. Dünyayı olduğu gibi görür ve onun nasıl olması gerektiğine dair hayal penceresinde planlarhazırlar. İnsan yaratıcıdır. Çünkü Onun tabiatı yaratmak içindir. Yaratıcılığı durduğu anda insanlığı da durur. Hayal gücü ile insan amaçsızlıktan kurtulur. İnsan kendi koyduğu ve değer verdiği hedeflere ulaşmakla anlam bulur. Bazı filozof ve şairlerin insan mücadelesinin boş olduğuna hükmetmelerinin nedeni kainatın son bulacağı düşüncesidir. Fakat her zaman olduğu gibi insan hayali burda da imdada yetişir. Yeni idealler saptanır, yeni hedefler belirlenir ve insan çabaları bir kere daha amaçla ve ümitle doygunlaşır. İnsanlar daha iyi ve yeni medeniyetin kurulması için işbaşı yapar. Kişiler önlerine koydukları hedefleri ve idealleri gerçekleştirmek için hayatlarında mana bulurlar, bizim için mümkün olabilen tek mana >kaynağı budur, bu da yeterlidir.
Ancak insan çalışmasına kendine özgü “İnsancıllık” niteliğini veren ana etken onun özgürlüğüdür. Nitekim doğanın tüm varlıkları kendine özel yapılarına göre belirli bir etkinlik gösterirler. İnsan; özgürlüğüyle kendi etkinliğinin sahibi ve hakimidir ve özgürlüğü ile Tanrının özgür etkinliğini paylaşır. İşte insan değer ve haysiyetinin en son temeli budur. İnsan etkinliklerinin tüm ereği gerçeğin sırrına ermek ve bu yolda insanı geliştirmektir.
Bazen kaybettiğimizi sandığımız ve ne olduğunu hatırlayamadığımız için, içimizde, hayatımızda, bakışlarımızda oluşan boşluk... İşte hayat felsefesinde Hümanizm bana göre buna cevap veriyor, insanı daha iyi bilmek, insanın sırrına inmek, insanın özünün ve varlığını anlamak. Tüm erek insan yaşamını daha kolay ve daha çekici kılmak, hatta daha basit bir dille söylemek, gerekirse yetenekli insanlara başarının sırlarını öğretmektir. Ezoterik öğretiler bunu aynı anlamda ama farklı cümlelerle ifade etmektedir.
Hümanizm yanında insanı iki ayrı dünyanın vatandaşı kabul eden ulviyetçi görüşün akılcı ve bilimci yönlerini benimseyen çağdaş ve gerçekçi görüş akıl, ilim ve hikmet esaslarının ölçüsü ile birçok felsefe ve ilim sistemlerinden almış olduğu unsurları birleştirerek prensipler düşünme ve inanma tarzı ve ahlak konularında kendine mahsus bir felsefe kurmuştur. Doğmatik değildir, bu dünya görüşüne göre insanın hayattaki amaçları ve değer yargılarından bazıları; insan sevgisi, iç dünyasındaki ahenk, hırsların kontrolü, başkalarının mutluluğu, kendini kontrol, iyi insan, yardımseverlik, tecrübeli ve bilgili olmak, eser yaratma, ketumiyet olarak sayılabilir.
Benliğe hakimiyet, akıl ve hikmetle olur. Benliğinizi yüceltin. Arasıra günlük hayatın kaygılarından uzaklaşarak vicdanın sesini dinlemeli, düşünceye dalmalı ancak bu suretle düşüncelerimiz yüce varlığa doğru yükselmeye başlar. Dileyelim ki bu yükselmede elbirliği yapacağımız çalışmalar bizlere yeni güçler bağışlasın. Yalnız bizim için değil bütün insanlar için mutluluk yuvası olacak bir Dünya yaratmak.bu deyişele hümanist görüşün küçük ve güzel yansımalarıdır. Sözlerimi Lemi Bilgin’in bir şiiriyle tamamlamak istiyorum.
ŞİMDİ TAM ZAMANI
Düşünmenin, yaratmanın ve yapmanın
Söze can katmanın
Yalnızlıktan kurtulmanın
Yaşamın bir sorumluluk olduğunu anlamanın
Sorumluluklarımızı yaşamanın tam zamanı şimdi.
Kıskançlığın, yalanın, bencilliğin, nefretin, ihanetin
Ama asıl tam zamanı şimdi erdemin, cesaretin
Özgür ama sorumlu olmanın
Korkulardan arınmanın
Sessiz kalmaktan korkmanın
Ve tüm çıplaklığıyla kendini görmenin tam zamanı şimdi.
Şimdi tam zamanı
Bir tutam umudun
Bir elin sıcaklığını paylaşmanın
Gözdeki pırıltının
Düşüncedeki aydınlığın
Barışın, barışmanın
Şimdi tam zamanı gerçeğin.

KAYNAKÇA

Descartes,Felsefenin İlkeleri, Say Yayınları
Doç.Dr. Ayhan AYDIN ,İnsanca Varolma Sanatı, Alfa Yayınları
Rollo MAY ,Yaratma Cesareti, Metis Yayınları
Rollo MAY ,Kendini Arayan İnsan,Kuraldışı Yayınları
Boğos ZEKİYAN,Hümanizm, İnkılap + Aka Yayınları
Semih TEZCAN ,Hayat Felsefesinin Temel Unsurları, Boğaziçi Üniversiversitesi
Carl Gustav Jung,nsan Ruhuna Yöneliş, Say Yayınları
Ankara Devlet Tiyatrosu 2002 Oyun Tanıtım Kitapçıkları , D.T. Yayınları