‎‎ ‎‎ ‎Türkiye'nin Cehaletle Savaşımı ve Gelşimi‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎
‎‎ ‎‎ ‎
‎ ‎
Transit umbra, lux permanet - Gölge gider, ışık ‎kalır.
‎ ‎

IŞIKLI YOL
‎ ‎ Cehaletle Savaşım ‎‎

‎ ‎
‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎
‎ ‎‎ ‎

TÜRKİYE’NİN
CEHALETLE SAVAŞIMI ve ‎GELİŞİMİ

‎ ‎

GİRİŞ

Bilindiği üzere ülke çapında cehaletle savaşım ‎eğitimle olur. Konuya eski devir eğitimiyle başlayacağım. Yani ‎Cumhuriyet öncesinden hatta Osmanlı öncesinden. Başlığı “Türkiye” olarak koymamızın nedeni, devlet ismi her ‎ne kadar Osmanlı ve Selçuklu ise de, bu devletleri kuran ve ‎yönetenlerin Türk olmaları ve Avrupa devletleri atlaslarında yüzlerce ‎yıl öncesinden beri, Anadolu için “Türkiye” ‎adını kullanmalarına dayanmaktadır. Bu nedenle her ne kadar Osmanlı ‎idaresi kendine Türklüğü yakıştırmıyorsa da, bu bölgeye Türkiye ‎demekte sakınca bulunmamaktadır.‎ ‎

ÖĞRETİM KURUMLARININ İLKLERİ

‎ Osmanlı döneminde halk için üst eğitim kurumu “medrese”lerdir. Medrese kök olarak Arapça ‎‎“ders” ten gelen bir sözcük olup, “ders verilen yer” anlamındadır. ‎İslam dini esaslarına uygun bilgilerin okutulduğu öğretim kurumudur. ‎Okutulan dersler deneye dayanmaz, amacı, bugünün dünyasının çağdaş ‎eğitimindeki hedefi olan özgür düşünen insanı ‎yetiştirmek değildir. Dili ise Arapçadır. Öyle sanırım ki, bu husus, ‎Atatürk’ün Onuncu Yıl Nutkunda yer verdiği “Türklüğün büyük medeni vasfının ‎unutulması”nda” en önemli bir etken olmuştur.
‎ Medreselerin ilk dönemlerinde amaç, Şii mezhebinin öğretilerine ‎karşı, Sünnî mezhebinin savunmasını ve içselleştirilmesini, yayılmasını ‎sağlamak iken, daha ileride Selçuklu döneminde devletin ihtiyacı olan ‎kadroları yetiştirmek için fen bilimleri, felsefe, tıp, tarih, riyaziye, ‎astronomi gibi konulara da yer verilmiştir.
‎ Osmanlı döneminde ise, Fatih zamanında örgütsel yapısı ‎yenilenerek din ilimleri ile fen ilimleri birlikte yürütülmüştür. Ancak, ‎‎Kanuni zamanında şeyhülislam Ebussuud Efendinin “Medreselerde tabii ilimleri okutmaya gerek ‎yoktur” fetvasıyla, din dışındaki konular kaldırılmıştır. Böylece ‎ülkeye taassubun yayılması hızlanmıştır. Öyle ki, Osmanlı döneminin en ‎üst öğretim kurumunda sadece dinî konulara yer verilmesine ‎başlanmasıyla, önce “duraklama” sonra “gerileme” ve “çöküş” ‎devreleri oluşmasında doğrusal bir bağlantı vardır.
‎ Bilimsel içeriği boşaltılan medreselerin bin yıllık ömrü, 1924 ‎yılında “Tevhidi Tedrisat Kanunu”nun ‎‎(Öğretim Birliği Yasası) çıkarılmasından sonra sona ermiştir.
‎ Osmanlı döneminde halk çocuklarının devam ettiği eğitim kurumu ‎“Mekteb-i Sıbyan”dır. Sıbyan, Arapça bir ‎sözcük olup “sabi” ‘çocuk’ sözcüğünün çoğuludur. ‘Çocuklar için açılmış ‎okul’ anlamındadır. Fatih döneminde İstanbul’a girmiştir. Ana konusu ‎Kur’an okutmak ve namazla ilgili bilgilerin verilmesidir.
‎ Sıbyan mektebine başlama yaşı 4 yıl, 4 ay, 4 gündür. Osmanlı bu ‎yaş ölçüsünü uğurlu saymıştır. Günümüz Türkiye’sinde uygulamaya ‎konan 4+4+4 sistemi ölçüsünün kaynağı olduğu düşünülebilir.
‎ Osmanlı döneminde “hükümet ve askerlik” işlerinde her türlü ‎eğitim sarayda verilmektedir. Halkın eğitim-öğretim alanı saray dışında ‎sadece sıbyan mektepleri ve medrese gözükmektedir.
‎ Şeriat kızların da okumasını = dini eğitim almasını buyurduğu için, ‎sıbyan mekteplerinde 4 – 11 yaş arası kız ve erkek çocuklar din ‎eğitiminden geçirilmektedir. İstanbul, Bursa gibi büyük merkezlerde ‎kızlar için ayrı sıbyan mektepleri de açılmıştır.,
Amaç araştırıcı özgür düşünebilen kişiler ‎yetiştirmek değil, kuralları sorgulamadan uygulayan insan ‎yetiştirmektir.
Şunu da belirtelim ki, 11 yaşına gelen kızlar ‎örtünerek sosyal hayattan uzaklaşmak zorundadır. Kızlar için ancak ‎Tanzimat’tan (1839) sonra okuma imkânı verilecek, orta okul karşılığı ‎olan ilk kız Rüştiye’si 1858 ‎de İstanbul’da açılacaktır. Tanzimat’ın ilanıyla orta öğrenim amaçlı ‎‎ Rüştiye (4 yıl), Lise öğrenim amaçlı İdadi (3 yıl) ve Sultani ‎‎(6 yıl) adlarıyla yeni orta öğretim kurumları oluşturulmuştur.
‎ Türkçe derslerine ilk defa Rüştiye programında yer verilmesi de ‎çok ilginçtir. Tanzimat öncesinden başlayarak ordunun subay ihtiyacını ‎karşılamak amacıyla askeri okullar açılmaya başlanmıştır. Müspet ‎‎(pozitif=deneysel) bilimleri de konu alan bu askeri meslek okulları ile ‎ülkede yeni bir eğitim sektörü devreye girer: Askeri ‎Mühendis Okulları, Askeri Tıbbiye, Harbiye ve çağdaşı Mülkiye gibi.
‎ Tanzimat ve onu takip eden dönemde azınlık ve yabancı okulları ‎çok yaygınlaşmıştır. Bu yaygınlaşmada Osmanlı eğitim kurumlarının ‎yetersizliği yanında gelişen milliyetçi akımlar ve kapitülasyonlara dayalı ‎etkin yabancı devlet desteği büyüktür.
‎ ‎1800’lü yıllarda artık kendi ayakları üzerinde durmakta zorlanan ‎Osmanlı döneminde, merkezleri, başta Amerika, İngiltere, Fransa, ‎İtalya ve Rusya’da bulunan misyonerlik örgütleri, kapitülasyonların ‎sağladığı ayrıcalıklardan yararlanarak dini bakımdan Hristiyanları ‎paylaşım yarışına girmişlerdir:
‎ ‎Fransa, İtalya, Avusturya Katoliklerin; Amerika ve ‎İngiltere Protestanların; Rusya Ortodoksların ‎hamisi sıfatıyla Hristiyan tebaanın haklarını arama bahanesiyle kendi ‎siyasi, iktisadi, kültürel çıkarları doğrultusunda misyonerlik ‎etkinliklerini alabildiğine desteklemişlerdir.
‎ Özetle,
Cumhuriyet öncesi eğitim milli ‎değildir, laik değildir, yeterli ve çağdaş değildir.
‎ ‎

CEHALETLE MÜCADELENİN BAŞLANGICI

‎ Hayatını okumaya hasretmiş ve Türkiye’nin bağımsızlığına adamış ‎olan Mustafa Kemal Paşa , Yunan ordularının ‎Ankara üzerine yürümeye başladığı, Eskişehir-‎Kütahya savaşlarının en şiddetli olduğu bir zamanda 16.Temmuz.1921 günü, Milli Eğitim İşlerinin bir ‎programını hazırlamak amacıyla Ankara’da “Maarif ‎Kongresi”ni topluyor ve açış konuşmasında;
‎ ‎
“…Şimdiye kadar izlenen eğitim ve terbiye ‎usullerinin, milletimizin tarihi gerilemesinde en önemli bir sebep ‎olduğu kanaatindeyim. Onun için bir milli terbiye programından ‎bahsederken; eski devrin hurafelerinden ve doğuştan gelen ‎vasıflarımızla hiç de münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, ‎doğudan ve batıdan gelebilecek tüm tesirlerden tamamen uzak, ‎milli karakter ve tarihimizle uyumlu bir kültür kastediyorum…” ‎‎
mesajını iletiyordu. ‎(1) ‎‎‎-‎ Bağımsızlık Savaşının kazanılmasının hemen ardından 27.Ekim.1922 günü zaferi kutlamak üzere ‎İstanbul’dan Bursa’ya gelen kalabalık bir öğretmenler grubuna da şöyle ‎hitap ediyordu:‎ ‎
“…Bugün eriştiğimiz nokta gerçek kurtuluş ‎noktası değildir.. Kurtuluş, toplumdaki hastalığı ortaya çıkarmak ve ‎iyileştirmekle elde edilir. Hastalığın tedavisi ilim ve fen yolu ‎seçilirse şifa bulur. Yoksa hastalık müzminleşir ve tedavisi imkansız ‎hale gelir.. Her şeyden evvel cehaleti yok etmek lazımdır. Eğitim ‎programımızın ve eğitim sistemimizin temel taşı cehaletin yok ‎edilmesidir. Bu yok edilmedikçe yerimizdeyiz. Yerinde duran bir ‎şey ise geriye gidiyor demektir..”(2) ‎‎‎-
Büyük Önder bu konuşmasında, kendi yaşamı sırasında olgunlaşmış ‎ve ölümünden hemen sonra tüm hatlarıyla uygulamaya konulan büyük ‎projenin işaretini vermiştir:
‎ ‎“Bir taraftan umumi olan cehaleti yok etmeye çalışmakla ‎beraber, toplum hayatında bizzat ameli (işe dayanan), müessir ‎‎(etkili) ve müsmir (verimli) uzuvlar yetiştirmek lazımdır. Bu da ilk ‎ve orta tedrisatın olmasıyla mümkündür
‎ Bu temel görüş açısıyla, Türkiye’nin çağdaşlaşmasında ve ‎laikleşmesinde çok önemli yeri olan üç yasa içinde 430 Sayılı “Tevhidi ‎Tedrisat Kanunu” (Öğretimin Birleştirilmesi Yasası) ‎‎3.Mart.1924 günü Meclis’te kabul edilmiştir.
‎ Bu yasanın gerekçesinde ‎ ‎.,
“..Bir millet bireyleri ancak bir eğitim ‎görebilir, iki türlü eğitim bir ülkede iki türlü insan yetiştirir. Bu ise ‎duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını tamamen yok ‎eder..”
denmektedir. (3) ‎‎‎-‎ Buna göre .,Öğretim Birliği Yasası’nın ‎en temel amacı, ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye ‎Halkı’nı kelimenin gerçek anlamıyla “Türk Milleti haline ‎getirmektir.’
‎ Bu dönemde Türkiye, 1911’den 1922’ye kadar birbirini izleyen 11 ‎yıl süren savaşlardan sonra harap durumdadır. Tanzimat sonrası ‎nispeten eğitilmiş insanımızın önemli kısmı bu savaşlarda yok olmuştur. ‎Nüfusun ¾ ünü aşan kısmı köylerde yaşamakta, kapalı ekonomi hüküm ‎sürmektedir. Köylünün büyük nüfusu Ortaçağı yaşamaktadır. Tarım ‎Hititlerden kalma usul ve aletlerle yürütülmektedir. Kırk bin köyün ‎otuz beş bininde ne öğretmen vardır ne de okul. Cumhuriyeti kuranları ‎çok zorlu bir “cehaletle savaşım” beklemektedir.
‎ Bu amaçla çeşitli denemelere başvuruluyor. 1923-1925’lerde ‎toplanan Heyeti İlmiyelerde hep bu konu ‎ele alınıyor. Başta Almanya ve Amerika’dan eğitim uzmanları ‎getirtiliyor. 1926’dan sonra açılan iki “Köy Muallim ‎Mektebi”, şehirde yetişen öğretmenin köyde pek verimli ‎olmaması sonucu 1933 te kapatılıyor. 1928 de yapılan “Harf Devrimi” ile seferberlik başlatılıyor, “Millet Mektepleri” açılıyor. 1930’lu yıllarda font color=orange>“Köy Eğitim Kursları”, “Halk Okuma Odaları”, “Akşam ‎Sanat ve Akşam Ticaret Okulları” ve “Halkevleri” açılıyor. Buralarda, öğretmenlerin yanı ‎sıra, validen kâtibe kadar devlet memurlarından yararlanmaya ‎çalışılmıştır. (4) ‎‎‎-
ikiarkadaş

KÖY ENSTİTÜSÜ PROJESİNİN DOĞUŞU ve AMACI

Bu dönemlerde cumhuriyeti kuranlar iki konunun bilincindedirler: Birincisi, bin yıldır süren cehaleti yok ‎etmek;diğeri ise devlet otoritesini ‎sağlamak ve aydınlanma devrimlerini oturtabilmek için toprak ‎reformunu yapmsk, yani köylüyü topraklandırmak suretiyle Köy Ağalığını ortadan kaldırmak!
Çünkü! Aslında Köy ‎Enstitüleri Anadolu’da hüküm süren binlerce yıllık feodal düzeni ‎yıkacak bir Toprak Reformunun altyapısıydı.
‎ Bu amaçla milletler Cemiyetinden raporlar temin edilmiş, gerekli ‎bilgiler elde edilmiştir. Gelen raporlara göre köylüyü, çiftçiyi belirli bir ‎seviyeye yükseltmeden, belirli bir teknik bilgi, beceri ve bir işletme ‎yönetecek eğitim vermeden yapılan toprak reformu ters tepmekte, ‎verim düşmekte ve en önemlisi toprak tekrar ekonomik seviyesi ve ‎becerisi daha yüksek kişilerin ellerinde toplanmaktadır. Bu durumun en ‎yakın tarihte yaşandığı ülke I. Dünya Savaşından sonra bu işe girişen ‎‎Romanya olmuştur.(5) ‎‎‎-
‎ Bu raporlar yönetimin belli kademelerinde saklı tutulmuştur. ‎Çünkü ortalığa yayılırsa siyasi tepkiler artacak belki de köylüyü ‎topraklandırmak için gerekli yasa hiçbir zaman çıkarılamayacak, ‎köylünün teknik bilgi ve işletmecilik açısından yetiştirilmesi mümkün ‎olmayacaktı.
İnönüveYücel Bu nedenlerle köy çocuklarının kendi köy ortamlarında kuramsal ‎bilgiler yanında gerekli işleri yapabilecek, verilen araç gereç ve ‎sermayeyi kullanıp yönlendirebilecek bir kişilik kazanmaları ‎gerekmektedir. İşte, varılan bu nokta Köy Enstitüsü projesini ‎şekillendiren nokta olmuştur.
‎ ‎1936 yılına gelinceye kadar Atatürk’ün eğitim hedeflerini ‎gerçekleştirmek mümkün olmamıştır. Çünkü bu hedefi ‎gerçekleştirecek kadrolar yoktur. Osmanlı’nın Ankara’ya gelen ‎bürokratları bu işi yapabilecek nitelikte değildir. Onların bildikleri ‎Anadolu, Kadıköy’den ilerisi değildir. Halkın yüzde sekseninden ‎fazlasının çok ilkel şekilde yaşamakta olduğunun bilincinde değildirler. ‎‎(6) ‎‎‎-
‎ Köy Enstitüsü projesinin bütününü kavrayabilmek için 1936-1946 ‎sürecini izlemek gerekmektedir. Bu süreçte üç aşama ortaya ‎çıkmaktadır.
‎ ‎İlk aşama :‎ M.E.B. olan Saffet Arıkan’a, Atatürk ‎tarafından “askerlik hizmetini bitirmiş zeki ‎çavuşları eğitmek suretiyle, onların köylerine döndüklerinde ilk üç ‎sınıfa öğretmenlik yapmaları” önerisinin, yararlı sonuç ‎vermesini görmek oluyor.SaffetArikanBeduk
‎ ‎İkinci Aşama: Bu önerinin yararının görülmesi üzerine 1937 yılında Köy Eğitmenleri Yasası çıkarılmıştır. Bu ikinci ‎aşama ile oluşturulan öğretmen okulları ilk köy enstitüleri kabul ‎edilebilir. Çünkü bu okullarda eğitim iş ve üretim üzerine kurulmuştur. ‎‎
‎ ‎Üçüncü aşama: ‎ Atatürk’ün düşüncelerinden yola çıkılmış, ancak Atatürk’ün ‎vefatından sonra gerçekleştirilen olgunlaşmış “Köy ‎Enstitüsü” modelidir.
YücelveTonguç Büyük Önder’in vefatından 1,5 ay sonra M.E.B. olan Hasan Ali Yücel ve İlk Öğretim Müdürlüğüne asaleten ‎atanan İsmail Hakkı Tonguç ’un çalışmaları ‎sonunda Köy Enstitüsü Kuruluş hazırlanarak, hararetli tartışmalardan ‎sonra ! 17.Nisan.1940 günü Meclis’te ‎kabul edilmiştir.
ismailhakkitonguç Bu dönem tek parti dönemidir. Yasanın çıkarılması hakkında grup ‎kararı da alınmış olmasına rağmen, grup kararına aykırı duruma ‎düşmemek için köy enstitülerinin açılmasını istemeyen ! 147 milletvekili oylamaya katılmamıştır. ‎Oylamaya katılmayan bu grup üyelerinin vasıflarını dört ana grupta ‎toplamak mümkündür; ‎
  • Büyük toprak sahipleri,
  • ‎ ‎
  • Sağ eğilimli vekiller,
  • ‎ ‎
  • 1946 da Demokrat Partiyi kuracak olan kendilerini liberal ‎olarak tanımlayan vekiller ve
  • ‎ ‎
  • Kurtuluş Savaşı’na katılmış sonra Atatürk’le yollarını ayırmış ‎Ata’nın eski yol arkadaşları!
Yasanın 1. Maddesi; köye sadece öğretmen değil, köye gerekli ‎her tür meslek erbabının yetiştirilmesini içermektedir. (Bknz:Köy Enstitüleri Kanunu) Çünkü köylerimizin büyük kısmı ortaçağı ‎yaşamayı sürdürmektedir. Amaç köyü kalkındırmak için köylüyü yeterli ‎seviyede bilinçlendirmek, onları kendi tarlasında üretici ve güçlü ‎yapmak, üretim becerisini artırıp ülkenin sosyal seviyesi kadar kültürel ‎ve ekonomik seviyesinin de yükselmesini sağlamaktır.
‎ Köylüyü kendi tarlasında üretici ve güçlü yapmak hedefi, ‎anlaşılacağı üzere toprak reformunun da en önemli kilometre ‎taşıdır.
‎ ‎1940 yılından itibaren dört Köy Öğretmen Okulu enstitüye ‎dönüştürülmüş, yeni enstitülerin açılmasıyla sayı 1941 de 17’ye, 1944 te ‎‎20’ye ulaşmıştır. Türkiye’nin her bölgesinde yer alan bu yirmi “ışık kümesi”/span>nde çağdaşlaşma ışığı, Atatürk’ün verdiği görev bilinciyle Türkiye’nin ‎kırsalına yayılmıştır: Burada köy çocukları en çağdaş bilgileri almakta, ‎bu bilgileri uygulama ile tamamlayarak kültür ve sanatta bir sentez ‎oluşturmaktadırlar.
‎ ‎
1940’ların Türkiye’sinde dünya klasiklerini ‎okuyan, bina inşa eden, mobilya imal eden, Mozart’ı dinleyen mandolin ‎çalan bir köylü modeli oluşmaktaydı.
‎ Milli Eğitim Bakanlığı Dünya Klasiklerini yayınlıyor, bunların hepsi ‎Enstitülere geliyor ve gençler büyük hevesle okumaya başlıyorlardı. ‎Sazıyla sözüyle font color=pink>Yunus Emre ’yi, font ‎color=pink>Pir Sultan’ ı yorumluyor, kemanlarından font ‎color=pink>Bizet’in Carmen ’i, mandolininden Niksar’ın Fidanları ovalara font ‎color=pink>yayılıyordu. Duvarını çatısını kendi elleriyle yaptığı sahnede Sofokles’ten, Ahmet Vefik ‎Paşaya ’e tiyatro oyunları sergilenmekteydi.
‎ Toprak işlenmekte, fidan dikilmekte, bağ oluşturulmakta, büyük ‎yapı, atölye, öğretmenevi, uygulama okulu, ambar, ahır ve samanlık, ‎elektrik santralı, su deposu, balıkhane, yol, su boru hattı ve ‎kanalizasyon yapılmaktaydı.
‎ Yüzyılların aşındırdığı Anadolu bozkırı beyin emeği ile el emeğinin ‎birleşmesiyle yeşermeye başlamıştı. Bu işleri gerçekleştiren kız ve ‎erkek çocuklar, bir yandan gençlik heyecanı yaşarken öte yandan doğa ‎ile bilimi, kültür ile sanatı beraber özümsüyorlardı.
‎ Aşağıdaki anı yukarıda ifade edilen hayatı pek güzel ‎doğrulamaktadır:
inonuvetalebe
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü 1943’te ‎Savaştepe Köy Enstitüsüne gider. Derslikteki ve işlikteki çalışmaları ‎izler. Çok memnundur. Tarım alanına iner, bir kız çocuğu koyun sürüsü ‎yaymaktadır. Yanına gider sevecen tavırla
‘Evladım çantanda ne ‎var görebilir miyim?’ Kız çocuğu
‘Paşam açayım çantamı’ der ve ‎açar. İçinde bir çeyrek köfte ekmek bir de yanında Antigone ! Paşa ‎yanındakilere döner;
“Bu Antigone yeni çıktı, ben henüz alıp ‎okuyamadım, ama Enstitü dağıtmış. Görüyorsunuz kitapla ekmek bir ‎tutuluyor! Ne zaman sade vatandaşla Cumhurbaşkanına kadar ‎azığının yanına kitabını koyabilecek duruma gelirse, o zaman kültür, ‎sanat her alanda Türkiye’nin seviyesi çok daha güzel ‎olacaktır.(7) ‎‎‎-
‎ ‎

KÖY ENSTİTÜLERİNİN KAPANIŞ SÜRECİ

‎ Köy Enstitülerinin bu faaliyetleri sürerken Avrupa’da 1939 da ‎başlayan II. Dünya Savaşı da Türkiye’nin kapısına dayanmıştır. ‎Türkiye 1.700.000 asker beslemektedir. Ülke savunmasında ‎görevlendirilenler nedeniyle üretim çok azalmış durumdadır. Hükümet ‎bu yüzden ekmek ve şeker karnesine başvurmak ‎zorunda kalmıştır.
‎ Dünya Savaşı ortalarında Cumhurbaşkanı ‎İnönü ’nün acelesi bulunmaktadır: Bir an önce enstitüsü sayısını ‎altmışa, bu enstitülerde eğitilmiş tarım elemanı sayısını da iki yüz bine ‎ulaştırmak! İnönü bu isteğini Çifteler Köy Enstitüsünü denetlerken ‎açıklamıştır. Bu hedefin amacı İnönü’nün dünya savaşının sonucunu ‎tahmin etmesidir: Amerika’nın Avrupa üzerinde müstakbel hâkimiyeti ‎kendini belli etmesiyle, “elinizi çabuk tutun, ‎savaştan sonra bu işleri bize yaptırmayacaklardır” diyerek ‎düşüncesini dışa vurmaktadır.
‎ Ancak bu hedefe ulaşmak mümkün olmamıştır. Savaş nedeniyle ‎malzeme ihtiyacı karşılanamamaktadır. Örneğin çivi yoktur. Bazı ‎enstitü yöneticileri İstanbul piyasasından kullanılmış çivi temin etmeye ‎çalışmaktadırlar.
‎ Köylüyü topraklandırmak, köy ağalığını sona erdirmek ve bunun alt ‎yapısı olan Köy Enstitüleri oluşturmak ve yaymak, Atatürkçü kadroların ‎programladıkları bir hedefti. Ancak, ,
savaşın ‎sonu ile değişen dünyada yeni düzen kuruluyordu. Türkiye’nin de bu ‎düzenin dışında kalması imkânı yoktu!<
‎ Avrupa’da savaş sonrası esen çoğulcu ‎demokratik sistem ve liberal ekonomi rüzgârı Türkiye’yi de ‎etkisi altına almıştır. 1946’da çok partili döneme geçişle bu iki olgu da ‎gerçekleşme yoluna girmiştir.
‎ ‎1930’larda planlanan “toprak reformu” uygulanamaz hale gelecek, ‎‎1950’de liberal ekonomi rüzgârı ile birlikte iktidara gelen siyasi parti ‎rüzgârı fırtınaya dönüşecek, Marshall Planı ile birlikte sanayi yerine tarıma, tren yolu yerine kara ‎taşımacılığına, hizmet ve bankacılık sektörüne önem verilecektir. ‎‎‎ Yaşanacak olanların aşağı yukarı tahmin edilmesine rağmen (son ‎bir umutla) 11.Haziran.1945’te 4753 sayılı yasa ile “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu” çıkarılmıştır. ‎Amaç feodal yapıyı ortadan kaldırmak, devlet egemenliğini ve yasaların ‎uygulanabilirliğini Türkiye’nin her karışına yaymaktır.
‎ Toprak reformu ile ilgili olarak Milletler Cemiyeti raporları ‎yaklaşık on yıldır hükümetin elinde bulunmaktadır. Uygulamaya ‎konulamamasının nedeni ise yukarıda açıklandığı üzere yeterli sayıda ‎köylüyü toprağına sahip çıkıp işletebilecek seviyeye getirmeyi ‎beklemektir.
‎ Konunun uzmanlarınca tahmin edildiği üzere 1946’da çok partili ‎dönem geçilip oy avı başlamasıyla Köy Enstitüleri fiilen sona ermiş, ‎çıkarılan toprak reformu yasasının tek maddesi bile uygulanamamıştır. ‎‎
‎ Bu gelişmeleri enstitü projesinin beyni İsmail ‎Hakkı Tonguç, ilk çok partili seçimin yapılacağı (1946) öncesi ‎‎Hasanoğlan Yüksek Eğitim Enstitüsü nde ‎etrafına topladığı öğrencilerine çok sade bir dille şöyle açıklamıştı:‎ ‎
“Çocuklar Türkiye şimdi yeni bir döneme ‎giriyor. Buna “demokrasi’ diyorlar. Ama demokrasi iki çeşittir. İlki, ‎‎1) köylünün bilgisi de donanımı da sağlanmış olur, toprak reformu ‎yapılır, topraksız köylü kalmaz, gelir dağılımı da biraz dengelenmiş, ‎toprak ağalığı sona ermiş olur. 2)İşçi grevli toplu sözleşmeli, toplu ‎sözleşmeli ve sendikalarını kurmuş olur. 3)Köylü en azından beş ‎yıllık lâik eğitimden geçmiş bir anlayışla kimi seçeceğini anlar ‎duruma gelmiş olur.
‎ Bu üç koşul yerine gelmişse, o seçimlerden iyi şeyler ‎beklenebilir. Bu üç koşul yerine gelmemişse, toprak reformu ‎yapılmamışsa, işçi örgütsüzse, köylünün yüzde sekseni kara cahilse, ‎parmak basarak sandığa oy atacaksa, önüne sandık konursa, o ‎sandıktan ne çıkacağı belli olmaz..” (8) ‎‎‎-
‎ ‎1946 yılında oluşan Meclis’te toprak ağaları, savaş sırasında ‎zengin olan fırsatçılar, Atatürk devrimlerine karşı olanlar ağırlık ‎kazanmışlardır. Vaktiyle köy enstitülerine karşı çıkanlar eski ‎partilerinden ayrılarak Demokrat Partiyi kurmuşlardı. C.H.P. de ‎kalanların bir kısmı da ayrılanlar gibi köy enstitülerine karşı ‎olmuşlardır. Başbakan olan Recep Peker ; bin ‎yıllık cehaletle mücadelede Türk tarihinin tek ve en “milli” projesi olan ‎Köy Enstitüleri için yeni hükümet programının ilk maddesine “Köy Enstitülerini ‎millileştireceğiz” maddesini koymuştu! ReşatŞemsettinSirer Bundan itibaren isyan ‎bastırılıyormuş gibi saldırıya geçilmiştir: 1946 seçimleri sonucu M.E.B. ‎‎Hasan Ali Yücel ve İ.Ö.G.M. İsmail Hakkı Tonguç ; 1947’de Enstitünün yüksek ‎kısım mezunlarının hepsi görevden alınmış, Hasanoğlan ‎Yüksek Köy Enstitüsü kapatılmış, böylece işin beyin kısmı yok ‎edilmiştir. HasanAliYucel Yeni M.E.B. Reşat Şemsettin Sirer ‎zamanında tarım faaliyetleri kaldırılarak sıradan okul haline ‎getirilmiştir. 1950 yılında iktidara gelen siyasi parti döneminde de ‎‎, 27.Ocak.1954 / 6234 sayılı kanunla ‎ilk öğretmen okuluna dönüştürülerek Köy Enstitüleri projesi tarihe ‎gömülmüştür. ‎ ‎

VE SON

‎ Türkiye’nin cehaletle mücadele tarihinin en önemli projesi olan ‎Köy Enstitülerinin ortadan kaldırılmasıyla, 1950’lerin ortalarından ‎itibaren köyden kente göç başlamış, yüzyılın sonlarında, köylerin kentleşmesi yerine kentlerin ‎köyleştirildiği bir Türkiye ortaya çıkmıştır. Ticanilik gibi PKK gibi yapılar ‎köylerden, kasabalardan kendilerine yeterli sayıda eleman bulma ‎imkânına sahip olmuşlardır. Enstitülerden boşalan alanlar imam hatip okulları ve Kur’an kursları ile ‎doldurulmuştur. Sürecin en acıklı tarafı ise, bir kısım siyasetçiler ve ‎basın organının Enstitülerde kız ve erkek çocukların birlikte eğitim ‎görmelerini ‘ahlaksızlık’ olarak niteleyerek, bu ahlaksızlığı Enstitü ‎yöneticilerinin desteklediği, kitaplıklara alınan kitaplarla öğrencilere ‎oynatılan oyunlarla ‘komünizm propagandası’ yapıldığı iddiaları ile ‎kamunun yönlendirilmesidir. Bunun devamında Kenan ‎Öner / Hasan Ali Yücel Davası yaşanmıştır. ‎BKNZ Aşağıda EK AÇIKLAMA
‎‎‎-
‎ Eğer Köy Enstitüleri kapatılmamış olsaydı okulsuz köy ‎öğretmensiz okul kalmayacak, 1949 da ilk beş yıllık temel eğitime üç ‎yıllık teknik ve pratik eğitimin eklenmesiyle sekiz yıllık eğitime ‎geçilebilecek, kişiye bağlılık ağaya biat yerine özgür düşünceye sahip ‎insan yetişecek, her türden terör örgütü beslenecek kaynak ve ‎barınacak yer bulamayacak, toplum Türk Aydınlanma Devrimine sahip ‎çıkacak şekilde büyüyecek ve Türkiye muhtemelen Avrupa’nın her ‎yönüyle en güçlü ülkelerinden biri olarak bugünkü sorunların çoğunu ‎yaşamayacaktı.
‎ Aslında süreci en doğru şekilde anlatan; Çarlık Rusya’sında askeri ‎lise, Bakü’de harp okulu eğitimi görmüş ve Sovyetler Birliği kurulunca ‎Van’a yerleşerek aşiretinin başına geçmiş, 258 köyün aşiret reisi olmuş ‎ve en yaşlı üye kuralıyla Meclis Başkanlığı yapmış olan eski ‎milletvekili Kinyas Kartal ’ın söyleşisidir:(9) ‎‎‎-
‎ ‎“Bizim aşiretin yaşadığı köylerden birine Akçadağ Köy ‎Enstitüsü’nden iki öğretmen geldi. Bir müddet sonra bana biat ‎etmekten vazgeçtiler.. Ülkemin kalkınmasını isterim istemesine ‎ama, ben sağlığımda ağalığımın ölmesini görmek istemiyorum. Bu ‎nedenle Doğudaki Köy Ağaları toplandık; ‘Köy Enstitülerini ‎kapatırsanız oyumuz size’ dedik. Söz verdiler ve biz de oyumuzu ‎verdik ve kapattırdık…
br>‎ ‎

Engin BELLİSAN
‎ 08.Ocak.2020

‎‎
‎ ‎

DİPNOTLAR:

(1) Söylev ve Demeçler, C. II s. 19‎
‎(2) Söylev ve Demeçler C. II s. 46
‎(3) Türkiye’yi Laikleştiren Yasalar sy.18
‎(4) 3Mart1924 ta. Kanun. Önemi Panel sy. 27
‎‎(5) Köy Enst. Belgeseli
‎‎(6) ) Köy Enst. Belgesel Dr. Engin TONGUÇ (Araştırmacı Yazar)
‎‎(7) ) Köy Enst. Belgesel Mehmet BAŞARAN (Eğitimci Yazar)
‎ ‎‎(8) ) Köy Enst. Belgesel Mehmet BAŞARAN (Eğitimci Yazar)
‎‎(9) “ Dursun Kut (Köy Enst. Vakfı Denet Kur. Başkanı)
‎ ‎
‎ ‎
-

EK AÇIKLAMA

Öner-ve-Yücel-davası Davam-H.A.Yücel
Mareşal Fevzi Çakmak’ın TBMM’de yaptığı bir konuşma sırasında ‎ ‎"Ben daha işbaşında iken eski bir Millî Eğitim Bakanı'nın bu ‎faaliyeti destekleyen hareketinden dolayı hükûmeti ikaz ‎ettim.Kimse kulak asmadı ve sonra da Hamidiye Köy ‎Enstitüsü'ndeki komünist yuvasından bahsettiler"‎ şeklinde bir ifadede bulunması üzerine, hukukçu, siyasetçi ve ‎Mareşal gibi Millet Partisi üyesi Kenan Öner bu ifadeyi mehaz ‎alarak Hasan Ali Yücel’e “komünistleri himaye etti, Milli ‎Eğitim Bakanlığı yayanları ile ve Köy Enstitülerinde ‎komünist fikirlerin yayılmasına çalıştı” şeklinde ‎ithamlarda bulundu. Buna karşı Hasan Ali Yücel, Kenan Öner ‎hakkında hakaret davası açınca, karşılıklı ithamlar ve davalar ile ‎kamu oyunda Köy Enstitülerinin kapanmasına çok önemli bir alt ‎yapı hazırlanmasına neden olmuş olan süreç başladı ve yıllarca sürdüMetne geri dön ▲
(Ayrıntılar için örneğin bknz "Yücel-Öner Davası")

Necdet Kesmez

title=

KAYNAKLAR:

‎1- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri Atatürk Araştırma Merkezi 1997 T.T.K. ‎Basımevi
‎ ‎2- Türkiye’yi Lâikleştiren Yasalar Atatürk Araştırma Merkezi 1998
‎ ‎3- 3.Mart.1924 Tarihli Kanunların Önemi-PANEL Atatürk Araşt. Merkezi ‎‎1995
‎ ‎4- Köy Enstitüleri Belgeseli TV8 16.04.2007 CD 1 ve 2