‎‎ ‎‎ ‎ ******************************** ‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎
Transit umbra, lux permanet - Gölge gider, ışık kalır.

IŞIKLI YOL
Aydınlığa, Özgürlüğe, Mutluluğa









Engin Bellisan

SEÇKİNCİLİK ve HALKÇILIK ÜZERİNE

Engin Bellisan

I - SEÇKİNCİLİK

Seçkincilik için; “Bir elitin veya bir azınlığın yönetmesi gerektiğine inanma veya Yönetim işinin bir elit zümre veya azınlık tarafından yapılması şeklindeki tanımlara sıkça rastlanmaktadır. Elit (=Seçkinler) sözcüğü ise “bir toplumda gücü ve saygınlığı olan toplumsal küme anlamında kullanılmaktadır.

Siyaset kuramında üç tür seçkincilikten bahsedilir:

  1. Normatif Seçkincilik: Burada seçkinlerin yönetimi tercih edilir. Çünkü, yönetim en akıllıların veya en iyilerin elinde olmalıdır. Bu görüşün tipik temsilcisi, filozof kralların iktidarda olmasını isteyen, Platon’dur. (M.Ö. 427-347)
  2. Klasik Seçkincilik’te Seçkinler tarafından yönetimin, toplumsal hayatın kaçınılmaz ve değiştirilemez bir gerçeği olduğu ileri sürülür..
  3. Modern Seçkincilik. Bu görüşte ise, seçkinlerin bir arada, uyumlu bir bütün olmadıkları, toplumsal hayatın çeşitli kademeleri boyunca dağınık halde bulundukları ve bu dağınık kümeler arasındaki rekabetin, seçkin olmayan kişi ve grupların da demokratik ortam içinde etkili olmalarına fırsat sağlayabileceği ileri sürülür.. Burada seçmenler oy verirler ama bu sadece hangi seçkin grubun (veya kişinin) kendilerini yöneteceğini seçmek içindir.
PlatonTarih, seçkinlerin toplumlarda ve milletlerdeki gelişmeyi belirleyen bir “unsur” , “etken” olduğunu göstermektedir.

Seçkinler, sadece bilgi düzeyi, kültür düzeyi ve teknik düzeyi ile tanımlanmamaktadır. Aynı zamanda, ahlâklılık, karakter nitelikleri ve görev anlayışları ile de tanımlanır.Bir ülkenin seçkinleri sadece en iyi bilginlerden ve en iyi uzmanlardan değil, ülkenin çeşitli unsurlarının en iyilerinden oluşur. Gerçek bir millî seçkinler tabakasından; bu seçkinlerin kendi alanlarındaki üstünlüklerini, milletin genel menfaatlerini düşünmek, yaratmak ve korumak duygusuyla birleştirdikleri zaman söz edilir.

Buraya kadar değinilen hususlar sonunda akla bir soru gelebilir: Acaba, özel kişilerden seçilmiş ve yukarıdaki tanımlara giren her yönetici grubu seçkin (elit) tanımına uyar mı? Örneğin çağımızda İran’da olduğu gibi seçkin bir mollalar grubunun yukarıda bahsettiğimiz “seçkincilik” olgusu içinde yeri var mıdır?

Böyle bir sorunun cevabını bulabilmek için çağdaş medeniyet düzeyi ile “aydın” olma niteliğine başvurmak gerekmektedir: Toplumsal ve kültürel düzeyde “çağdaşlaşma”, gündelik yaşamın geleneksel biçiminin temel kalıplarını dönüştüren, onların yerine yenilerini koyan bir süreçtir. (sos.bil.dergi. sy.368) Bu süreçte Aydın; çağdaş medeniyet düzeyine ulaşmada önleyici rol oynayan ve “inanç-gönül bağı” temelinde hayatiyet kazanan geleneksel kültürel değerlerin dönüşümüne talip olur. Aynı zamanda, bir dönüştürme göreviyle yükümlü olan devlet iradesinin halk katmanları arasında kabul görmesine katkı sağlar. (sos.bil.dergi.sy.371)

Çağdaş devlet, kendi siyasal ve askeri yenileşmesini sağlamanın yanında, toplum katmanlarını çağdaşlaştırma görevi ile yükümlüdür. Aksi takdirde, tekno-bilimsel uygarlık yarışında yenik düşenler arasında kalmayı kabul etmesi gerekecektir. Bu da, siyasal oluşumların, özellikle devlet örgütünün iktidara talip ve sahip olma amacına aykırıdır. Batı Avrupa dışı çağdaşlaşma süreçleri, aydınlanmacı bir tasarıma dayalı çağdaşlaşma isteğinden çok, ülkeler arasındaki iktidar savaşımları sonucu bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır.

Buna karşılık, Batı Avrupa’da çağdaşlaşma süreçleri aydınlanma hareketinin bir sonucudur. Aydınlanma hareketiyle birlikte anlam kazanan aydın, geleneksel inançlara dayalı bağlılıklarının yerini alan özgür düşünceye dayalı yol göstericiliği ve aydınlatıcılığı temsil ede gelmiştir. Bu açıdan aydın; insan ve toplumun doğasını, geleneksel toplumdaki anlayıştan tamamen farklı bir kavram içinde ele alan düşünce çerçevesinde ortaya çıkmıştır. Bu olgu, Batı Avrupa’nın askeri üstünlüğü vasıtasıyla diğer ülkeler üzerinde kurduğu egemenlikle dünyaya yayılması sonucunda, aydının toplum için önemli ve vazgeçilmez bir konuma sahip olmasına yol açmıştır.

Bu tespitlerden sonra yukarıdaki sorunun cevabına gelince: Cevap anahtarını, toplumsal kültür ve davranışın değişiminin amaçlanıp amaçlanmadığında aramak gerekecektir.

Bu açıdan bakınca, ulemanın amacının, kültürü köklü değişimlere karşı korumak ve kendini devam ettirmenin yollarını bulmak olduğu görülür.Aydının amacı ise, var olan değer kalıplarının kökten dönüşümünü sağlamaya çalışmaktır.Eğer başarılabilirse, ulemanın konumunu aydına bırakması, inanç ve gönül bağının yerini akıl ve bağımsız düşüncenin alması olarak kabul edilebilir.

Yukarıdaki tanımlamalar doğru kabul edildiği takdirde, seçkincilik ile aydın tanımlamasının paralellik gösterdiği sonucuna varılır. Dolayısıyla yönetime talip olan her grubun (örneğin ulemanın) yönetiminin seçkinler grubu yönetimi olarak kabul edilemeyeceği ortaya çıkmaktadır.
Bu bakış açısıyla, Türk Aydınlanması olarak ifade edilen Atatürk Devrimleri ve bu aydınlanma hareketinin devamını sağlamak üzere belirlenen altı ilke içindeki “Devrimcilik”, “Halkçılık” ve “Ulusçuluk” ilkeleri öne çıkmaktadır.

Meclisin_Açılışı
Türkiye Büyük Millet Meclisinin Açılışı -23 Nisan 1920

II - HALKÇILIK

Halkçlık teriminin tanımları arasında Halk bireyleri arasında hak ayrılığı kabul etmeme; kişi, sınıf, zümre, grup ve meslek bakımından ayrılık düşünmeksizin, bir bütün olarak halkın yaşayış düzeyini yükseltmek, zenginlik ve mutluluğunu sağlamak tanımı öne çıkmaktadır.

Halkçılık ifadesi Türkiye’ye özgüdür. İlk olarak 18.Kasım.1920 günlü “Halkçılık Beyannamesi (*) ile T.B.M.M. ‘nde kabul görmüştür. (**) . Bu beyannamede, “T.B.M.M. halkın öteden beri maruz kaldığı sefalet sebeplerini yeni teşkilat vasıtasıyla kaldırarak, yerine refah ve saadet ikame etmeyi başlıca hedefi addeder.” denilmektedir.

Cumhuriyet öncesi dönemde toplumsal içerikli, geleceğe ışık tutan ilk belge “Halkçılık Beyannamesi” dir. Kabul edilen program 1921 Anayasası’nın da temelini oluşturmuştur. (Kili,sy.124)M.K.Atatürk, Fransız ve Amerikan devrimlerinin özgürlük, eşitlik ve güvence kavramlarından esinlenmiş, ek olarak bunlara Halkçı bir boyut vermiştir. Bu boyutla, bazı kesimler tarafından “seçkinler yönetimi” veya “seçkincilik”le eleştirilse de , Atatürkçülük seçkinci bir ideoloji değildir. Cumhuriyet, yönetim biçiminin uluslaşması ve halklaşmasıdır. (Kili,sy.221) ( Bu gerçek, dil devrimi ile de bunu kanıtlamıştır: Osmanlıcanın seçkinlerin dili olmasına karşılık, Türk dilinin yalınlaştırılması; halkla aydın kesimin birbirini anlar duruma gelmesinde, yönetenlerle yönetilenler arasındaki yabancılığın, uzaklığın giderilmesinde katkısı olmuş ve bu yönüyle Türk Dil Devrimi halkçılık doğrultusunda işlev görmüştür.)

Tarihi Süreç

Osmanlı’dan devralınan toplumsal sistem halkın tamamen yabancı olduğu ve halkı ezen bir yapıya dönüşmüştü. İki yüzyılı aşan reform hareketlerinin temel yönü olan Batılılaşma çabaları Osmanlı’yı geri dönülmez biçimde sömürgeciliğin kucağına düşürmüş ve Osmanlı’nın çöküş sürecini tamamlamıştır.

Halkın tamamen devlet mekanizmasının dışına atıldığı Osmanlı’da, toplumsal kontrol, azınlıkların eline geçmişti. Osmanlı meclisi dış devletlerin yönlendirmesine, ekonomisi de azınlıkların kontrolüne geçmiş, ülkenin bütün kaynakları Batıya aktarılmaya başlamıştı. Sonuç, Duyun-ı Umumiye İdaresi’nin kurulması ve Osmanlı ekonomisinin artık bütünüyle batılı devletlerin eline bırakılması olmuştur. Oysa, o güne kadarki bütün reform çabalarının tek kaynağı Batılı devletlerdir. Atatürk’ün milli mücadeleyi başlattığı ilk günden itibaren karşılaştığı durum, İmparatorluğu kurtarma derdindeki hiçbir kimsenin halka dayanmak gibi bir niyeti olmadığıdır. En iyi niyetli kişiler bile mandacılığın tek çözüm olduğunda ısrarlıdırlar. Nedeni ise açıktır: Halk kendisiyle birlikte hareket edilemeyecek kadar yoksul, cahil ve geri kalmıştır. Oysa burada algılanamayan şey, halkın geriliğinin sebebinin de (yüzyıllardır topluma işlemiş olan inanç-gönül bağı temelinde hayatiyet kazanan geleneksel kültürel değerlerin dönüştürülmesi yerine) yine Batı uyduluğu olduğudur. (İleri sy.48)

Atatürk, Milli Mücadele başlangıcında çevresindekilere Anadolu’yu göstererek “siz burada yalnızca bir çöl görüyorsunuz. Bense Türk Milletinin iradesini görüyorum” diyerek Halkçılığın ilk dayanağının Türk Milleti olduğu gerçeğini ifade etmiştir.

Halkçılığın ikinci dayanağı ise, yine halk güçlerinin seferber edilmesi ile kurulan Halk Ordusu’dur. Türk Ordusu’nun halkçı yönetime bağlı, Cumhuriyeti koruma iradesi, batıdaki ordulardan farklı olarak herhangi bir aristokrat sınıf özelliği taşımayıp, bütünüyle halka dayanmasından kaynaklanmaktadır.

Güçlü ordu, aynı zamanda rejime yönelik tehditleri bertaraf eden, devrimlere öncülük eden halkın öz gücüdür. Bugün orduya karşı girişilen iç saldırının temel sebebi budur. Atatürkçülük’ün altı ilke ile simgelenen ideolojik çerçevesi içinde Halkçılık Batı dışı bir toplumsal yapı inşa etme mücadelesinin temelidir. Bu yapı ne Batı Avrupa’nın liberal bir toplum yapısına ,ne de proleter sınıfların bulunduğu toplum yapısına benzer. < Batı toplumunda iki farklı sınıfa dayanan toplumsal yapıya karşılık, halk devleti olarak tanımlanmış Türk Milli Devleti bir sınıf devleti olarak tanımlanmamıştır.(İleri sy.47)

Sınıflar

“Sınıflar”, tarihin belli bir döneminde ve yalnız Batı Avrupa’nın yaşadığı şartlar içinde oluşmuştur. (Bozdağ sy.54) Zengin, yarı zengin, yoksul gibi toplum yığınlarına “sınıf” demek mümkün değildir. Bu ve benzeri yığınlar toplum tarihleri kadar eski olduğu halde, “sınıf”lar 18. Ve 19. Yüzyıl Batı Avrupa’sında ortaya çıkmıştır. İnsanlık hiçbir dönemde Batı feodalitesinde olduğu kadar köşeye sıkıştırılmamış, canından bezdirilmemiştir. Karısına, çocuğuna, lokmasına sahip olamayan Batı feodalitesi insanı, kendi başının çaresine bakmaktan başka kurtuluş kapısı bulamadığı için ferdiyetçiliğe düşmüş ve bu ferdiyetçi insan insafsız Batı burjuvazisini yaratmış, işte bu burjuvazi, Batıda önce sınıflaşmış, sonra karşısındaki işçi sınıfını adeta zorla yaratmıştır. Batının feodalitesi de burjuvazisi de kendine özgüdür, başka toplumlarda eşine rastlanamaz. (Bozdağ sy.57) Bu açıdan ilerlemiş sanayilerin sınıfları doğurduğu da gerçeği yansıtmamaktadır. Eğer bir ülkede adaletli gelir dağılımı sağlanmış, herkes hakkına razı olmuşsa sınıf ve sınıf kavgası oluşmamaktadır. Bu duruma sanayileşmiş kuzey Avrupa ülkeleri örnek gösterilebilir.

Sınıflı bir toplumun oluşabilmesi için, çıkarları ve kaygıları birbirine ters düşen ve ters düştüğünün bilincine varıp aralarında ortak bir iradenin kurulduğu toplum yığınlarının oluşması zorunludur.(Bozdağ sy.56) Doğan sınıf, karşısındaki toplum yığınlarına adaletsiz davranmadıkça, sömürüye ve her türlü soyguna başvurmadıkça, buna maruz kalan yığınlardan bir sınıf oluşmamaktadır. Bir sınıf sömürüyü son kerteye çıkarmalı ve adaletsizliği zulüm mertebesine getirmeli ki, karşı yığınlardan bir sınıf doğsun. Batı Avrupa’da 18. Ve 19. Yüzyılda sınıfların doğuşu böyle bir ortamda oluşmuştur. (Bugün ülkemizde rejim açısından benzer bir durumun temelinin atıldığını ve inşa edilmeye başladığını söylemek mümkündür, bu durum bazı dünya gazetelerinde haber niteliği taşımaktadır.)

İşte Atatürkçü düşün sistemi ve bu bağlamda Halkçılık İlkesi, sınıfsız, imtiyazsız Türk toplumuna adaletli bir gelir dağılımı sağlamak konusunda Devlete görev veren ve bunu amaç edinen bir düşünce ve uygulamadır. Ancak, Atatürk’ün ölümüyle başlayan süreç, çapsız yöneticilerin ve yönetim kadrolarının popülist uygulamalarıyla, karşı devrimcilerin palazlanması ve yönetimi elde etmeleriyle sonuçlanmıştır. Bugün altı ilke içinde en çok yıpratılmış olanı Halkçılık’tır. (***) Örneğin, laikliğe yönelik büyük bir saldırı veya devletçiliğe karşı liberal bir kuşatma herkes tarafından bilinmektedir. Oysa, birkaç hafta öncesine kadar Halkçılığın adı neredeyse anılmamaktaydı.

Batı tarafından sömürge haline getirilmiş Osmanlı’nın yerine kurulmuş yeni Türk devletinin, yine Batı tarafından yutulmaması için, Türk Milleti’nin bugününe ve yarınına ait kararlarının alınmasını teslim ettiği dış devletler (AB ve ABD) ile bunların uzantısı olan (Dünya Bankası, İMF gibi) kuruluşlardan geri alınabilmesinin tek yolu, Atatürkçü düşünce sisteminin tümünü oluşturan ilkeleri nemsemek ve uygulayabilmektir. 16.Haziran.2010


.

Dipnotlar

(*)Halkçılık Beyannamesi’nin metni için Burayı tıklayınız
(**)Daha sonra Ziya Gökalp'in 1923'te yayınlanmış olan Türkçülüğün Esasları adlı eserinde Halkçılığa Doğru başlığını taşıyan bölümde oldukça derinlemesine incelenmiştir. Bu bölümü okumak isterseniz Burayı Tıklayınız
(***) Bilindiği gibi daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi'nin sahiplendiği bu altı ilke aslında, 1924 Anayasasının bir madesidir. Nitekim 20 Nisan 1924 gün ve 491 sayılı Teşkilât-I Esâsiyye Kanûnu’nun 10 Ocak 1937 gün ve 3115 sayılı kanunla değiştirilen 2 inci maddesi şöyledir:
MADDE 2.- Türkiye Devleti, Cumhûriyetçi, Milliyetçi, Hâlkçı, Devletçi, Laik ve İnkılâpçı’dır. Resmî dili Türkçe’dir. Makarrı Ankara şehridir.

KAYNAKLAR

  1. Emre Kongar, Atatürk ve Devrim Kuramları, Türkiye.İş Bankası Yayınları. No.222, İstanbul, 1981, s.557
  2. Suna Kili, Atatürk Devrimi, Bir çağdaşlaşma Modeli, Türkiye.İş Bankası Yayınları. No.221, İstanbul1981,s. 362
  3. İsmet Bozdağ, Atatürk’ün Evrensel Boyutları, Emre Yayınları. İstanbul Ağustos 2008, s.160
  4. İleri - Atatürkçü Fikir Dergisi, Sayı 22, Temmuz 2004
  5. .Demirpolat, Anzavur ; Hülür, Himmet Sosyal Bilgiler Dergisi.Seçkincilik,Aydın Kimliği ve Süreklilik, Selçuk Üniversitesi. (www.sosyalbil.selcuk.edu.tr/dergi/sayi1-8/5/22.pdf )
Işıklı Yol BaşSayfa
3Sutun Başsayfa