]‎‎ ‎‎ ‎XXl. YÜZYILDA BİLİM AKADEMİLERİGEREKLİ Mİ?‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎

Doğa, İnsan, Yaşam,
DÜNYA GÖRÜŞÜ
Özgür Düşünce, Özgürlük, Aydınlık

Ender Arkun

                     BAŞ SAYFA DÜŞÜNCE ODASI  MAVİPENCERE   GÖZLEMEVİ   ARKABAHÇE   IŞIKLIYOL  DÜNYA GÖRÜŞÜ
                                         Alıntılık      Belgelik   Yarenlik   Okumalık ‎   Bakmalık   Gezinmelik

XXl. YÜZYILDA
BİLİM AKADEMİLERİ ‎
GEREKLİ Mİ?

‎ ‎

Soru

Bilim akademilerinin, on yedinci yüzyıla ait modası geçmiş ‎kurumlar olarak yirmi birinci yüzyılda nasıl bir işlevi yerine getirmesini ‎bekliyoruz? Kendileri müzelik olan bu kurumların bir tür bilimsel ‎düşünce müzesi olarak antikite ile ilgilenen insanların geçmişe ‎özlemlerini tatmin edecekleri, duvarları ceviz panelli, yüksek tavanlı, ‎maroken ciltli kitapların sıralandığı tozlu kitaplıkları bulunan, ak saçlı ‎bilgelerin mekânı olarak geleneklere mi hizmet etmesini ‎bekliyoruz?
‎ Geçmişe değer veriyoruz görüntüsü vermek isteyen aydınlanmış ‎toplumların, aynen müzeler gibi bir öğünme aracı olarak mı varlıklarını ‎sürdürmeleri gerekli? Bilim akademileri yirmi birinci yüzyılda neden ‎gerekli? ‎

Akademilerin Doğuşu

‎ On yedinci yüzyılda bilim akademileri toplumların, özellikle ‎Avrupa toplumlarının aydınlanma çabasının birer ‎simgeleriydiler. Toplumların skolastisizmin statik zincirlerini kırarak ‎özgür düşüncenin kanatlarında bilimlerin dünyasına uçmalarının birer ‎simgesiydiler. Accademia dei Lincei, The Royal Society, ‎L’Académie Royal des Sciences, ve diğerleri Avrupa’nın toplu ‎olarak aydınlanma çabasının itici gücüydü.. Sade İngiltere,
The Royal Society
L'Académie Royal des Sciences
Academia dei Lincei
‎Fransa, İtalya’da değil, aynı zamanda Rusya’da ve Almanya’da da 1600 ile 1670 yılları arasında önemli ‎bir düşünsel atılımı oluşturmuşlardı. Bu altmış, yetmiş yıl aydınlanmanın ‎en parlak yıllarıdır. ‎

Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumları

‎ Bilim akademileri insanlığın aydınlanmasında bu önemli rolü ‎oynadıktan sonra, yirminci yüzyılda, özellikle yirminci yüzyılın ikinci ‎yarısından sonra başka bir bilimsel kurumun ortaya çıkmasıyla onun ‎gölgesinde kalma kaderiyle karşı karşıya kalmıştır.
‎ Bu yeni kurum, Bilimsel Araştırma Konseyleri genel ‎kavramsal yaklaşımı altında dünyanın en gelişmiş ülkelerinden ‎başlayarak yaygınlaşmaya başlayan ülkelerin bilimsel araştırma ‎etkinliğini düzenleyip destekleyen bir kurumlaşma türüydü. Bu tür ‎kurumlara neden gereksinme doğmuştur? Bilim akademilerinin hangi ‎eksikliğini tamamlamak için doğmuşlardı?
‎ İkinci dünya savaşı, inanılmaz bir güç gösterisi olan atom ‎bombasının dünya yüzeyinde ilk defa patlamasıyla sona ermişti. Bütün ‎dünya ülkeleri neredeyse nefesini tutmuş bu bilimsel harika mı, ‎felaket mi olduğunu kestiremedikleri olguyu izliyorlardı. Radarı, uçan ‎kaleleri, jet uçaklarını, ülkeler ötesi insansız bombaları, derine dalıp ‎görünmeden koca zırhlıları batıran denizaltıları ve daha nice harika mı ‎felaket mi olduğunu kestiremedikleri gelişmeleri görüp şaşmaktaydılar. ‎‎
‎ Oyunun adı “teknoloji” ‎‎idi…. Teknoloji farklı bir şeydi. Bilim, bir bilgelik ‎konusuydu. Sayfalar dolusu formülleri, anlamadıkları bir dilden konuşur ‎gibi ezoterik sözcükleri geveleyen dalgın bakışlı ak saçlı bilgeleri ‎çağrıştırıyordu. Bu teknoloji denen şey ise gerçekti. Çok şiddetle ‎patlıyor, vızz diye uçup gidiyor, ülkeler ötesinden size ses, görüntü ‎ulaştırıyordu. Kısacası dostlarına çok halis bir dost, düşmanlarına ise ‎yaman bir düşmandı. Yapılması gereken, teknolojiyi dost edinmenin ‎yollarını bulmaktı.
‎ İkinci dünya savaşının sonlarından itibaren kendilerine hayranlıkla ‎bakan toplum kitleleri önünde, teknoloji önderi uygulamalı bilimciler, ‎topluma mutluluk ve refah getirecek barış zamanı teknolojilerini ‎tanıttılar. Talepleri özetle şuydu: ‎ ‎
“Bize kaynak ve olanak tanıyın, biz de size ‎tamamen yeni, refah ve mutluluk dolu bir gelecek verelim”.
‎ Bu teknoloji sihirbazlarının yalnızca söylemleri ikna edici ve ‎inandırıcı değil, onlara inanıp, onların gösterdiği yoldan giden, harpte ‎yıkılmış, harap olmuş Batı Almanya, Japonya, Güney Kore gibi ‎ülkelerin yaşadıkları yıkımdan çıkıp hızlı kalkınmaları da önemli bir ‎kanıttı. ‎ Bilimsel ‎araştırma ve ona ayrılan ulusal kaynaklar, ülkelerin ‎gelişmişlik ölçüsü olarak ön plana çıkmaktaydı.
‎ Teknoloji çağı başlamış oldu. Ülkeler‎ bilimsel/teknolojik kalkınma modelleri ‎‎oluşturup bunları gerçekleştirmeye yönelik uzun vadeli ‎‎“bilim-teknoloji politikaları” oluşturma yolunda neredeyse ‎yarışır olmuşlardı. Bilimsel/teknolojik gelişmeyi planlamak, neredeyse ‎kalkınma planı yapmayla eşdeğer olmuş hatta onun önüne geçme ‎noktasına gelmişti.
National Science Foundation
Centrnational de la Recherche Scientifique<
Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu(TÜBİTAK)
Bilim Politikası kavramı, siyasetçilerin, ‎planlamacıların, sosyal bilimcilerin sözlüğüne yerleşmiş, toplumsal ‎öncelikler arasına girmişti.
‎ Devletlerin bilim politikalarını yaşama geçirmek, yönetmek, ‎yönlendirmek amacıyla bütün ülkelerde kamu kurumları kuruldu.
ABD’de Ulusal Bilim Vakfı
(NSF: National Science ‎Foundation)‎
Britanya’da Ekonomik ve Sosyal ‎Araştırmalar Ulusal Enstitüsü
(NIESR: National Institute of Economic ‎and Social Research ) ‎
Fransa’da Ulusal Bilimsel Araştırmalar ‎Merkezi
(CNRS: Centre national de la recherche scientifique)
‎ ‎İtalya’da Ulusal Araştırma Konseyi
‎‎(CNR:Consiglio Nazionale delle Ricerche)
‎ ‎Hollanda’da Holanda Uygulamalı bilimsel ‎Araştırmalar Teşkilattı
(TNO: Nederlandse Organisatie voor Toegepast ‎Natuurwetenschappelijk Onderzoek : Netherlands Organisation for Applied Scientific ‎Research

‎ gibi ulusal merkezler, kurulup, devlet desteğiyle ve çoğunlukla ‎devletten elde ettikleri kaynaklarla bilimle uğraşan ve özellikle ‎araştırma yapan, kurum ve kuruluşları yönetme ve yönlendirme görevini ‎üstlenmişlerdi. Türkiye’de 1963 yılında kurulmuş bulunan Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu(TÜBİTAK) da ‎böyle bir kuruluştur.
Centre National de la Recherche Scientifique
Consiglio Nazionale delle Ricerche‎
Neteherlands Organsation for Appiedciences
Bu merkezlerin aynı zamanda gelişmiş araştırma ‎olanaklarına ve ileri düzeyde araç gereçlere sahip araştırma ‎enstitüleri de bulunmakta olup, üniversitelere ve başka araştırma ‎kurumlarına ait araştırma birimlerindeki olanaklarla başa çıkılamayacak ‎konularda kendileri de araştırma yapmaktaydılar. Türkiye’de ‎TÜBİTAK da, sanayide yeni yeni gelişmeye başlayan zayıf teknoloji ‎geliştirme eğilimini desteklemek amacıyla, sanayinin ArGe ‎olanakları eksiğini tamamlamak ve onlar adına siparişle araştırma ‎yapmak için, gelişmiş ArGe laboratuarlarına sahip, şimdiki ‎‎(2015) adı Marmara Araştırma Merkezi olan birimi ‎kurmuştur.,, (9) -
Amaç, ülkelerin bilimsel araştırma ‎kapasitelerini, sonuçta teknoloji üretmeye yönelik olarak ‎geliştirmekti.
Çünkü teknolojinin, kalkınmanın ana itici gücü, ‎yüksek katma değer içeren bir beyin ürünü olduğu artık kanıtlanmış bir ‎gerçekti. Bu doğrultuda uygulanan politikalar ülkeler bazında çeşitliydi. ‎Kimi ülkeler teknoloji üretmeye yönelik yolda tutarlı bir gidişin temel bilimlerden başlayan bir çizgide, istikrarlı biçimde her ‎türlü bilimsel araştırma etkinliğini desteklemeden ‎geçtiğine inanıyor ve bu inançları doğrultusunda uygulamalı bilimlerdeki ‎araştırmalar yanında temel bilimsel araştırmalara da önemli destek ‎sağlıyorlardı. ABD ve Almanya başta olmak üzere, ‎diğer Avrupa ülkelerini de içeren Batı dünyasının tutumu genelde bu ‎yöndeydi.
‎ Buna karşılık, başta Japonya, İngiltere yönetimindeki Hong-Kong, Çin ve Güney Kore olmak üzere özellikle ‎‎Uzak Doğu ülkeleri, uygulamalı bilimlerde teknolojik yenilik yapmaya ‎yönelik agresif bir ArGe politikası uyguluyorlardı. Öncelikli ‎hedefleri, elektronik, optik ve otomotiv ‎endüstrilerinde tüketici ürünleri pazarlarında üstünlüğü ele ‎geçirmekti.
‎ Bunda başarılı da oldular. Bugün Çin tarafından ‎uygulanan endüstriyel ArGe politikası da aynı ‎doğrultudadır. Çin de tüketici pazarlarında, bir zamanlar Japonya ve ‎Güney Kore’ye ait olan üstünlüğü ele geçirme çabası içindedir. Özellikle ‎bilgisayar ve iletişim teknolojilerini içeren, sayısal teknolojiden güç ‎alan ürünler, yeniliklerin hızla ortaya çıktığı ve kısa sürede pazarlara ‎yansıdığı ürünlerdir. Bu alanlarda, uluslararası rekabete katılan ülkeler ‎arasında bugünlerde Türkiye de vardır. Diğer yandan, bilgi ‎işlem dünyasının bedenini bilgisayarlar ve bilgisayar destekli araçlar ‎oluşturuyorsa ona yaşam veren, onun ruhu YAZILIMLARdır. ‎Hiçbir maddî varlığı olmayan tamamen beyin ürünü değerler olan ‎yazılımlar bugün yüksek getirisi olan başta gelen teknoloji ürünleri ‎arasındadır. Başta ABD olmak üzere Hindistan, ‎Singapur ve İrlanda gibi ülkeler bu teknoloji dalından ‎büyük kazançlar sağlamaktadırlar. ‎

Yeni Paradigma

‎ Uzak doğu ülkelerinin tüketici ürünleri pazarındaki yoğun ‎rekabeti karşısında batı ülkelerinin son yıllarda farklı bir teknoloji ‎politikası yaklaşımını ele aldıklarını görüyoruz. ABD, Japonya, ‎İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkelerde Bilim ve Araştırma ‎Konseyi türünden milli yapılaşmalar, 2000’li yıllardan itibaren ‎varlıklarını korusalar bile, kamu adına hareket eden merkezdeki ‎düzenleyiciler olarak eski önemlerini kaybetme aşamasındadırlar. ‎Neden? Teknolojide ilerlemeye ülkelerin verdiği değer mi azaldı? ‎Yoksa teknoloji, toplumsal ilerlemenin motoru olma niteliğini mi ‎yitirdi?
‎ Hiçbiri değil! Tersine, ‎ ‎teknolojide ilerleme artık de vletçe desteklenip yönlendirilmesi ‎gereken bir olgu olmaktan çıktı, gelişmiş sanayi ‎ülkelerinde toplumsal irade bu konuda karar alıp uygulama yeteneğini ‎kazandı. Her boyuttaki sanayiler araştırma yeteneklerini geliştirip ‎yönlendirmede, ürün portföylerini oluşturmada dünya pazarlarına ‎bakarak uygun kararları alabilecek, uluslararası platformda etkin ‎oyuncular olma niteliğini kazanmış bulunmaktaydılar. Diğer yandan, ‎toplumsal dinamikler, küresel sorunlara sahip çıkma doğrultusunda ‎ağırlıklarını koyma noktasına ulaştı. Küresel ısınma, iklim değişikliği, temiz ve yenilenebilir enerjiler, ozon deliği, toplum sağlığı, kanser, AIDS ve ‎bulaşıcı hastalıklarla savaş gibi konularda toplumun teknoloji ‎gereksinimleri ve bu doğrultudaki talepleri öncelikler arasına girdi.
‎ ‎Avrupa Birliği de, ülkelerin bireysel inisiyatiflerini ‎aşan bir girişimle, teknoloji edinmede kolektif bir çabayla hem temel ‎ve endüstriyel hem de çevresel ve toplumsal alanlarda teknoloji ‎geliştirmeye yönelik ‎ AB ‎Bilimsel ve Teknolojik Çerçeve Programları ‎geliştirdi. Amaç, programa katılan Avrupa ülkelerinin bilimsel, ‎teknolojik araştırma yeteneklerinin birleştirilmesiyle, ABD ve Japonya ‎ile rekabet edebilecek kritik büyüklüğe ulaşmış bir “Avrupa Araştırma ‎Alanı” oluşturmaktı. Çerçeve Programlarından yedincisi Türkiye’nin de ‎katılımıyla sürmektedir (1) -

Bilime Değer Verme Bağlamında Bazı Sayısal Veriler

‎ Günümüzde
‎►‎Bilime, bilimden güç alan teknolojilere, ‎ ‎
‎►‎Teknolojide yönlenme doğrultularına ve ‎ ‎
‎►‎Teknolojik araştırma politikalarına
‎ toplumlar sahip çıkmaya başlamışlardır.
‎ ‎Hangi toplumlar?
‎►‎•Bilimin yaşamın en önemli desteği olduğu bilincine varmış ‎olan toplumlar.
• ‎►‎Eğitimlerinin en başından itibaren bilimsel düşünceyle yoğrularak
‎►Özgür düşünmeye ve bilimi yollarını aydınlatmak için kullanmaya ‎yönlenmiş olan bireylerden oluşmuş
‎► Aydınlık toplumlar. .
‎‎
‎ Bilimle, araştırmayla yoğrulmuş toplumları, istatistiksel ‎değerlerle OECD şöyle tanımlıyor (2) -
Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYH) içinde ArGe ‎harcamalarına ayrılan pay yüksek olmalı.
2005 yılı OECD ‎verilerine göre bu pay ülkeler itibariyle aşağıdaki tabloda görülüyor: ‎ ‎
‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎
GSYH içinde ArGe Harcamalarının Payı
ÜLKEGSYH’dan ayrılan Pay
Japonya %3,12;
ABD’de 8%2,66,
Almanya’da %2,53 ve
AB 27 ülke ortalaması %1,90.
Türkiye (2007)%0,71
‎ Bilimsel gelişmişliğin göstergelerinden biri olan bu oran, bir ‎ülkede ArGe açısından anlamlı bir etkinlik olması durumunda sınır ‎değer olarak görülen %1 değerinin üzerinde olmalı. Türkiye’de bu ‎oranın en son bilinen değeri (2007 yılı) %0,71. 2010 yılı için öngörülen ‎hedef ise %2 olmakla birlikte %1 sınırının geçildiğine dair bile somut ‎bir gösterge bulunmamakta.
‎ Yine 2005 OECD verilerine göre, kişi başına düşen, ‎ABD Doları satınalma gücü paritesi (ppp) cinsinden ArGe harcaması,
‎ ‎‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎
Satınalma Gücü Paritesi (PPP) Cinsinden Kişi Başına Düşen ‎ArGe Harcaması
Japonya 850 dolar;
ABD 960 dolar .
AB 25 ülke ortalaması ise 450 dolar
Türkiye 43 dolar
‎ Bu gösterge için anlamlı sınır 250 dolar civarında olmakla birlikte ‎Türkiye’deki son durum (2000 yılı) 43 dolar kadar, 2010 için ‎öngörülmüş hedef ise 124 dolar.
‎ Bin çalışan nüfus başına düşen tam zaman eşdeğeri araştırıcı ‎sayısı:
    ‎ ‎
  • ABD’de 25 civarında tahmin ediliyor, ‎ ‎
  • Japonya’da 13; AB 27 ülke açısından 10 civaında,‎ ‎
  • Almanya’da 12,5 kadar. ‎ ‎
  • Türkiye için son bilinen değer (2007 yılı) 2,3 kişi; 2010 yılı için ‎konulmuş olan hedef ise 2,3 kişi. Bu hedefin tuttuğu anlaşılıyor. Bu ‎gösterge açısından anlamlı sınır 3 kişi kadar.
‎ Özel sektör ArGe harcamalarının toplam ArGe harcamaları ‎içindeki oranı, % olarak önde gelen ülkeler açısından şöyle gelişmekte: ‎ ‎
‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎
Özel Sektör ArGe Harcamalarının Toplam Arge Harcamalarına ‎Oranı
ABD 70,
Japonya 74,
Almanya 69,
AB 25 ülke ortalaması 63 kadar.
Türkiye için son bilinen rakam (2007 yılı): %48,4. Ülkemiz için 2010 hedefi ise 50. Bu oranın 50 sınırını aşması ‎önemli bir ArGe yetkinliğinin işareti.
‎ Ayrıca, bir ülkenin bilimsel alandaki yetkinliğinin önemli diğer bir ‎göstergesi de uluslararası alanda yeterliliği belirlenmiş bilimsel ‎dergilerde yayınlanıp başka bilim adamlarınca da atıf ‎yapılan makale sayısıdır. Türkiye bu alanda son yıllarda ‎önemli ilerleme sağlamıştır. 1990’lı yılların ortalarında Science ‎Citation Index’teki referanslarla dünyadaki ilk 20 ülke arasına ‎girmiştir. 2008 yılında ise 18. sıraya yükselmiş bulunmaktadır. Ancak, ‎‎
Türkiye kaynaklı bilimsel literatürün dünya bilimsel ‎literatür stoku içindeki yeri (dünyadaki bilimsel bilgi stokuna katkısı) ‎halen yalnızca %0,9 oranındadır.
‎ ‎ Dünya perspektifinden bakarsak bilime katkıyı yönlendirecek ‎gelişmişlik boyutu açısından Türkiye’nin yeri nerededir acaba? Çok ‎basit göstergelerle nüfus olarak dünya nüfusunun yalnız %1,1’i ‎Türkiye’de yaşamaktadır; dünya Gayrisafi Yurtiçi Hasılası’nın yalnız ‎‎%0,6’sı Türkiye’den kaynaklanmaktadır; dünya bilimsel bilgi üretiminin ‎yalnız %0,9’unun Türkiye kaynaklı olduğunu ise yukarıda ‎belirtmiştik (10) - Teknoloji üretimine yönelik ArGe geleneği ise ‎Türkiye’de yeni yeni gelişmektedir. Ülkenin teknolojiye yönelik tutumu ‎daha ziyade teknoloji edinme (satınalma, kopyalama) ‎‎doğrultusundadır. Uluslararası pazarda rekabet etme noktasına ‎gelmiş bazı büyük Türk firmaları yeni yeni teknoloji geliştirmeye ‎yönelik ArGe etkinliğinin içine girmişlerdir. Ancak, 2007 verileri, ‎Türkiye’nin toplam ArGe harcamaları içinde özel sektörün payının ‎yukarıda da değinildiği gibi, yaklaşık %48 civarına ulaşmış olduğunu ‎göstermektedir. Son iki yıl içinde bu oranın daha da yükselmiş olması ‎beklenebilir bir gelişmedir. Ancak, Türkiye’nin toplam olarak ArGe’ye ‎ayırmakta olduğu kaynağın küçüklüğü göz önünde tutulursa bu oranın ‎pek de önemli olmadığı görülür (3) -
‎ Diğer taraftan, Finlandiya, Singapur, İrlanda gibi ‎küçük ülkelerin doğru bir planlama ile bilim ve özellikle teknoloji ‎sahnesinde önemli oyuncular durumuna geldikleri gözlenmektedir. ‎Türkiye’nin böyle bir beklentisi olabilir mi?
‎ Elbette olabilir ve olmalıdır da! Çünkü bir kere, Türkiye ‎madenleri ve petrolü zengin bir ülke değildir. Tarım kaynaklı zenginlik ‎de Türk toplumunu beslemenin ötesinde dış satıma olanak sağlayacak ‎bollukta değildir. Türkiye’nin nüfusu ise, Batı ülkelerinde gözlenen ‎oranların çok üstünde artmaktadır. Türkiye, bu koşullar altında ancak ‎sanayisiyle zenginliğe ulaşabilecek artan nüfusuna sağlık, eğitim, iş, ‎barınma ve uygar bir yaşam standardı sağlayabilecektir. Ancak, çağdaş ‎bağlamda sanayi demek bilimsel yetkinlik, araştırma ‎kapasitesi ve yenilik yapma gücü demektir. Oysaki Türkiye’nin bu ‎parametreler açısından yeterince güçlü olduğunu söylemek olanaklı ‎değildir. Yukarıdaki göstergeler Türkiye’nin bilimsel ve teknolojik ‎yetkinlik açısından yerinin ne olduğunu belirleyicidir.

TÜBİTAK

‎ TÜBİTAK’ın kuruluş fikrinin oluşmasının en başında bulunan ‎grubun üç akademisyen üyesi: Prof Erdal İnönü, Prof. ‎Bahattin Baysal ve Prof. Cengiz Uluçay ile 1960 sonrası ‎yönetimi elinde bulunduran Milli Birlik Komitesinin Türkiye’de ‎bir bilim kurumu kurulması fikrini destekleyen, aynı zamanda
Prof Erdal İnönü,
Prof. ‎Bahattin Baysal
Prof. Cengiz Uluçay
AlbSamiKüçük ODTÜ ‎Mütevelli Heyeti üyesi olan üyesi Albay Sami Küçük, ‎kurulacak kurumun bir bilim akademisi mi yoksa bir araştırma konseyi ‎mi olması konusunu tartışmışlar ve sonunda üç bilim adamı, bilim ‎akademisi kurulması düşüncesini destekleyen Albay Sami Küçük’ü, ‎kurulacak kurumun bir araştırma konseyi olarak yapılandırılmasının ‎ülkenin yarar ve gereksinimlerine daha iyi hizmet edeceği konusunda ‎ikna etmişler ve yeni kuruluşun yasası bu yönde oluşmuştur (8) -
= Gene de, TÜBİTAK’ın kurucularından bir bölümü, Başta rahmetli ‎‎Ord. Prof. Cahit Arf olmak üzere, bir bilim akademisi ‎bulunmayan, bu kurumla tanışmamış olan Türkiye’nin birinci önceliğinin ‎temel bilimler olduğu görüşüyle TÜBİTAK’ı bir bilim akademisi ‎modeline daha yatkın karakterde, uygulamalı bilimlerden önce temel ‎bilimlere ağırlık veren, temel bilimleri, temel bilimcileri ve temel ‎bilimsel araştırmaları destekleyen bir model üzerinde kurmayı ‎öngörmekteydiler (5) - Anlaşılıyor ki, o zamanlarda Türkiye’de bilim ‎konseyi fikri, pek çok bilim adamının düşüncesinde bilim akademisi ‎fikrine daha yakın bir çizgide oluşmuştu. Ancak, TÜBİTAK bir kurum ‎olarak hayata geçtikten sonra başını Prof. Nimet Özdaş’ın ‎çektiği başka bir eğilim ise, çağın bilimsel araştırma konseylerinin çağı ‎olduğu, Türkiye’nin bilim akademilerinin yolundan ‎giderek kaybedecek zamanının olmadığını, kısa sürede teknik araştırma ‎etkinliği içine girerek, kalkınmasını ağırlıklı olarak uygulamalı bilimsel ‎araştırma ve teknoloji edinme yoluyla sağlaması gerektiğini savunmuş ‎ve TÜBİTAK’ın bu model üzerinde ilerlemesine ön ayak olmuştur (6) - ‎‎
‎ ‎Sonuçta, TÜBİTAK, bir bilim akademisi benzeri bir ‎araştırma kurumu biçiminde değil de, yalnız müspet (pozitif) ‎bilimler alanlarında temel ve uygulamalı araştırmaları yapan ve ‎destekleyen bir bilimsel araştırma konseyi olarak yaşam ‎bulmuştur. TÜBİTAK’ın bu şekilde kurulmuş olması, ayrıcalıklı ‎yasasının sağladığı olanaklarla önemli yol alarak, kuruluşundan bu yana ‎geçen 45 yıldan fazla süre içinde çok yararlı atılımlara öncülük ‎etmesini sağlamıştır. Türkiye’de bilimsel araştırma kültürünü ‎yerleştirmiş, bizzat araştırtmalar yaparak ve nitelikli araştırmaları ‎destekleyerek araştırma standardını yükseltmiş, zamanla AB Bilimsel ‎Araştırma Çerçeve Programlarında Türkiye’nin de yer almasını ‎sağlamıştır.
‎ Türkiye Bilimler Akademisi<‎ TÜBİTAK Türkiye’ye çok büyük yarar sağlamıştır. Ancak sosyal ‎bilimleri içermeyen, bilim kültürünü ülkeye yaymayı birinci iş edinmemiş ‎bir kurumun eksikliklerini de birlikte taşımıştır. TÜBİTAK, bilimin ‎simgesi olmuş, Türkiye’de bilim, yalnız TÜBİTAK’ın kapsadığı boyutlarla ‎tanınıp benimsenir olmuştur.
‎ Bu eksikliğin üstesinden gelme kararı Bilim ve Teknoloji ‎Yüksek Kurulunun 3 Şubat 1993 yılında yapmış olduğu ikinci ‎toplantısında gerçekleşmiştir. Dünyadaki bilim ve teknoloji düzeyine ‎katkı maddesi altındaki kararlardan biri olarak “Hem pozitif hem de ‎sosyal bilimlerin tüm alanlarını kapsayacak Türkiye Bilimler ‎Akademisinin kurulması” karara bağlanmıştır.
‎ Böylece, dünyadaki gelişme çizgisinin tersine bir doğrultuda, bir ‎bilim akademisi tarafından koşullar gerektirdiği için bir araştırma ‎konseyi kurulması yerine, bir araştırma konseyi tarafından, koşullar ‎gerektirdiği için bir bilim akademisi kurulmaktaydı. 2 Eylül ‎‎1993 tarihinde resmi Gazetede yayınlanan 497 sayılı Kanun ‎Hükmünde Kararname ile Türkiye Bilimler Akademisi, TÜBA, ‎resmen kurulmuş oldu ve TÜBİTAK binası içindeki bir koridorda birkaç ‎odayı içeren, neredeyse simgesel bir kurum olarak yaşama geçmiş oldu. ‎TÜBA, TÜBİTAK’ın bir uzantısı gibi idi, yalnızca aynı binada ‎bulunmalarının ötesinde, TÜBA’nın bütün idari işleri de TÜBİTAK ‎birimleri tarafından yerine getirilmekteydi. Bu duruma, ‎‎“sekretaryasını yürütme” adı verildi. Halen (2012 yılı) farklı bir binada ‎yerleşik olup 50 civarında çeşitli kademede kendisine ait tam zamanlı ‎görevlisi bulunmakla birlikte, TÜBA’nın TÜBİTAK’a idari işlerdeki ‎bağımlılığı devam etmektedir.
‎ TÜBA’nın kuruluş amacı, her ne kadar görüntüde bilimin bütün ‎disiplinlerinde etkin olmaya yönelik idiyse de, aslında TÜBİTAK’ın ‎yasayla çizilmiş görev sınırları dışında kalan, sosyal bilimler alanında ‎bilimsel etkinlikleri destekleme gibi bir eksikliğin ortadan ‎kaldırılmasıydı. Ancak, 13 Ağustos 2008 tarihinde yürürlüğe giren ‎TÜBİTAK yasasının yeni şekli, 2005 tarihli önceki yasayla da ‎belirlendiği gibi, TÜBİTAK’ın görev alanının sınırını kaldırmakta ve ‎TÜBİTAK’ın bilimin, müspet ve sosyal bütün alanlarında etkili olmasına ‎olanak sağlamaktaydı. Böylece, TÜBA’nın kuruluşu, dolaylı olarak ‎TÜBİTAK’ın bir eksikliğinin tamamlanması gibi bir gerekçeden ‎kurtarılmış ve bir ölçüde Akademinin kişilik kazanmasına yol açmıştı. ‎‎
‎ Bilim Nedir? Bilim AksdemisininAma cı ve Görevi Nedir?‎ ‎21. yüzyılın ilk onyılını tamamlamakta olduğumuz bu günlerde, ‎Türkiye’de bir bilim akademisinin işlevlerini tartışma noktasındayız. ‎Başlıktaki sorumuzu biraz farklı biçimde burada da soralım: 21. ‎YÜZYIL TÜRKİYE’SİNİN BİR KURUMU OLARAK BİLİM ‎AKADEMİSİ GEREKLİ Mİ? TÜBİTAK gibi her alanda etkin ve ‎yaygın, neredeyse yarım asırlık deneyim sahibi olan bir bilim kurumunun ‎bulunduğu bir ülkede TÜBA’nın yeri ne olabilir?
***‎ Bu soruyu sorar sormaz akla ilk gelen bilimi tanımlamak olmalıdır. ‎Bilim tanımını doğru yapmadığımız takdirde bu soru muhataplarını ‎hemen olumsuz yanıta yöneltebilir. Bilimin pek çok tanımı yanında ‎gereksinme duyduğumuz, bilimin toplumsal bir olgu olarak tanımıdır. ‎Bilim, aynen sanat ve edebiyat gibi bir toplumun gelişmişlik düzeyini ‎belirleyen bir kültür öğesidir. Bilim, araştırma etkinliğini içerir ancak ‎araştırma, özellikle teknoloji elde etmeye yönelik araştırma, ticari ‎amaçlı bir etkinlik olup, bilimden yararlanmakla birlikte bilimin tümünü ‎temsil edemez. Bilim bir dünya görüşüdür. Dünyaya bakış ve ‎onu yorumlama biçimidir. Dünya derken, müspet bilimcilerin ‎benimsediği yalnız doğayla sınırlı bir bakış açısından söz etmemek ‎gerekir. Dünya toplumlarının davranışsal eğilimlerini de içeren insan ‎bilimlerini kapsayan bir bakış açısı göz önüne alınmalıdır.
‎ Dünya görüşü olarak bilimi temsil etme yetki ve olgunluğuna sahip ‎tek kurum, dünyanın her tarafında bilim akademileridir. Ancak bilim ‎akademileri, hiçbir ticarî yada politik gereksinmeye dayanmadan salt ‎bilimle ve bilimin toplum üzerindeki etkisiyle ilgilidir. Yalnız bir ülkenin ‎bilim akademisi o ülkede bilimin yaşamın önemli bir yol göstereni ‎olmasını sağlayacak önlemleri almakla yada alınmasını sağlamakla ‎doğrudan sorumlu kurumdur. Özetle, bilim söz konusu olduğunda, olgun ‎bir ülkede üniversiteler, varsa üniversiteleri yöneten üst kurullar yada ‎bilimsel araştırma konseyleri akla gelmez, o ülkede bilimin temsilcisi ‎bilim akademileridir. Çünkü bilim akademileri, bilimle ilgili bütün ‎kesimlerin en seçkin bireylerinin içinde temsil edildiği birer forum ‎niteliğindedir.
‎ ‎Bilim akademilerinin birinci görevi ülkelerinin ‎insanları önünde bilimi temsil etmek, bilim ‎adamlarını toplum önünde yüceltmek, insanlara bilimi tanıtmak, ‎bilimle birlikte yaşamayı anlatmak ve en önemlisi, bilimin o ülkenin ‎insanlarının başlıca yol göstereni olmasını sağlamaktır. Bunu ‎başarmak kolay bir iş değildir. Çünkü insanlar çoğu zaman bilimden ‎başka yol göstericiler arama kolaylığını seçme eğilimindedirler. Bir ‎toplumun genel eğitim düzeyi ne kadar düşükse, o toplumun insanları da ‎o kadar fazla bilim dışı yol göstericilere yönelme ‎eğilimindedir. Durum böyle olunca, bilim akademilerinin önde gelen ‎görevlerinden biri, toplumun eğitim düzeyinin yükseltilmesi ve bu ‎yükseltme aşamasında da bilim eğitiminin, genel eğitim etkinliği içinde ‎önemli bir yer tutmasını gözetmektir.
‎ O halde, bilim akademilerinin “bilim toplumu” ‎oluşturma aşamasında başlıca görevi bilim eğitimini sağlamak ‎olmalıdır. Ülkenin eğitim bakanlığına, üniversitelerine, ilk ve orta ‎öğretim okullarına, halk eğitimi dâhil olmak üzere her aşamadaki eğitim ‎kurumlarına bilim eğitimi konusunda katkı vermek bilim akademilerinin ‎görevi olmalıdır. Araştırma konseyleri ya da üniversiteler bu türden ‎köklü ve uzun vadeli programları yürütebilecek yapıda değildirler. ‎Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) bu açıdan üç yönlü bir etkinlik ‎içindedir. İlköğretime yönelik bilim eğitimi projesiyle internet ‎üzerinden yayınladığı bilim adamı profilleriyle, basit malzemeyle ‎yapılabilen “yaparak öğren” türünden görüntülü bilimsel deneylerle ‎küçük yaştan itibaren bilimle tanışıklığı sağlamayı amaçlamaktadır. ‎Seçkin yerli ve yabancı yazarlarca yazılmış, Türkçe dilinde iyi baskılı ‎ders kitaplarını yayınlanmakla eğitim desteği sağlamakta ve şu ‎sıralarda özellikle üniversite öğrencilerine yönelik internet üzerinden ‎kullanıma sunulan “açık ders malzemeleri” etkinliği, seçkin ‎hocalarca verilen derslerin açık olarak kullanıma sunulması girişimi, ‎TÜBA’nın her kesime yönelik bilim eğitimi çabalarının örnekleridir.
‎ Ancak, bilim akademilerinin varlık nedeni bu kadar basit bir ‎görevle sınırlandırılamayacak kadar geniştir. Özetle “Bilim ‎Etiği” dediğimiz bilim ahlâkını bir ülkede kural ve ilkeleriyle birlikte ‎yerleştirmek, ona uyulmasını sağlamak da bilim akademilerinin önde ‎gelen görevlerinden biri olmalıdır.
‎ Bilim etiği ya da bilim ahlâkı dendiğinde neyi anlamamız gerekir? ‎En basit değerlendirmeyle bir bilimsel eserde onu yazanın, yeterli ve tutarlı atıfları yapmadan başka bir bilim yazarının ‎özgün çalışmasından, kendi düşünsel üretimiymiş izlenimi vererek ‎alıntılar yapması, alışılmış deyimiyle intihal yada aşırma denilen bilimsel ‎suçu işlemesi akla gelmektedir Bilim ‎akademilerinin görevleri arasında bu türden bir bilimsel suçun ‎işlenmesini önleyici ilke ve kuralları yerleştirip bunların uygulanmasını ‎sağlamak da bulunmaktadır. Böyle durumların saptanıp ‎yaptırıma bağlanmasında birinci derecede yetkili kurumlar yargı ‎kurumları olmakla birlikte bilim akademileri sözü en geçerli bilirkişiler ‎konumundadır.
‎ Ancak, bilim etiğinin, bu konunun ötesinde daha derin ilke ve ‎yaklaşımları da vardır. Bunların başında insanlığın yararını ‎gözetmek gelir. Bu ilke sanırım bilim akademilerine yüklenmiş en ‎temel görevdir denilebilir. Bilimsel etkinlik, her zaman insanlığın ‎yararına uygulamalara yol açacak sonuçlar vermeyebilir. İkinci dünya ‎savaşının sona erdirilmesine yol açan atom bombasının ‎gerçekleştirilmesi bunlardan biridir. Anımsanacağı gibi, başta Albert Einstein olmak üzere, atom çekirdeğinin bölünmesiyle ‎ortaya çıkacak büyük enerjinin kontrolsüz olarak salıverilmesi ile son ‎derece yıkıcı bir silahın yapılmasına karşı çıkan bilim adamları olmuştur. ‎Buna karşın, milliyetçi duygularla motive olmuş Oppenheimer’in başkanlığındaki bir grup bilim adamı Manhattan ‎projesini yürütmüş ve bugün insanlığın en büyük korkularının başında ‎gelen atom bombasını gerçekleştirmiş ve Nagazaki ile Hiroşima’da ‎insanlar üzerinde kullanımına ön ayak olmuştur.
J. Robert ‎Oppenheimer ‎ Buna karşılık Almanya’da Nazi’lerin aynı silaha ulaşmak için ‎görevlendirmiş oldukları Werner Heisenberg’in bu yıkıcı ‎silahı gerçekleştirme doğrultusunda, büyük baskıya rağmen direndiği ‎ve böylece bu korkunç silahın savaşan taraflar arasında karşılıklı olarak ‎elde edilmesiyle çok büyük bir global felaketin ortaya çıkmasını ‎önlediği ileri sürülmektedir.
J. Robert ‎Oppenheimer
Neil Bohr
Werner Heisenberg
Başka bir anlatıma göre (7) - Heisenberg, ‎Naziler adına atom bombasını gerçekleştirebilmek için 1941 yılında ‎Kopenhag’da Neil Bohr’a işbirliği önermiş ancak Bohr’un ‎olumlu yanıt vermemesi üzerine Alman atom bombasının yapımı ‎gerçekleşememiştir. Bu anlatımlardan hangisi gerçek olursa olsun, ne ‎Einstein, ne Oppenheimer, ne Heisenberg ne de Bohr bilimsel açıdan ‎daha az önemli kişilerdir. Bu isimler çağdaş bilimin büyük isimleridir. ‎Ancak toplum yararını gözetmek açısından bunların arasından toplumsal ‎sorumluluk taşıyanlar çıkmamış olsaydı bilimin öncülük ettiği çok büyük ‎bir yıkıma sahne olabilecekti dünya.
‎ Bu türden insanlığı ilgilendiren sorunlar bugün de vardır. Genetiği ‎değiştirilmiş organizmalar, kök hücre uygulamaları, klonlama girişimleri, ‎bunlar gibi daha pek çok bilimsel gelişme alanlarında bilim adamlarının ‎insanlığın yararı adına sorumlulukla hareket etmeleri gerekmektedir. ‎Bu sorumluluğun kaynağı bilim akademilerinin koyacağı ilkeler ve bu ‎akademilerin çatıları altında yapılacak tartışmalardır. Kanımca, bilim ‎akademilerinin en önemli görevlerinin başında bilimsel buluşların ‎serbestçe uygulamaya girmeleri öncesinde insanlığın yararı açısından ‎değerlendirilecekleri bir süzgeçten geçirilmeleri gelir. Hükümetler, ‎parlamentolar politik düşünceler yada toplumsal baskılar altında ‎kalarak ileriyi göremeyen kararlar almaya yönelebilirler. Onları doğru ‎çizgiye getirecek olan, bilim akademilerinin kamuoyu önünde elde ettiği ‎saygınlık sonucunda oluşturduğu baskıdır.
‎ ‎21. yüzyıla gelindiğinde, bilim akademilerine ‎en az 17. yüzyılda olduğu kadar gereksinme vardır/span>. 17. yüzyılda ‎toplumları bilime yönlendirmek, 21. yüzyılda ise bilimi toplum yararına ‎yönlendirmek, bilim akademilerinin önde gelen görevleri arasındadır. ‎‎17. yüzyıl öncesinin yalnız bilim adamları, bilim akademilerinin ‎kurulmasıyla yalnızlıktan kurtulmuş, bilim akademilerinin çatıları altında ‎bir araya gelip toplumsal güç şekline dönüşmüş ve toplumu ‎biçimlendirmede etkili olmuşlardır. Bu gereksinme bugün ortadan ‎kalkmış değildir. Bugün de her disiplindeki bilim adamlarının bilim ‎akademilerinin sinelerinde bir araya gelerek bilimsel bir ‎sinerji oluşturmaları toplumların sağlığı açısından son derecede ‎gereklidir. Hatta hayati önemdedir. Bilim akademileri fiziksel olsun ‎toplumsal olsun bütün olayları bilimin nesnel bakış açısıyla gözleyerek ‎onları bütün yönleriyle değerlendirebilecek bakışa ve görüş derinliğine ‎sahiptir. Bu niteliği, onu, gerek fiziksel gerek toplumsal olsun, ‎çelişkilerin derin ve çatışmalı olduğu 21. yüzyıl dünyasında önemli bir hakem konumuna getirmektedir. Önemli olan, bilim ‎akademilerinin toplumda bu saygınlığı kazanabilmesidir.
‎ Bunun ön koşulu, Türkiye’yi, yukarıda açıklanan göstergeler ‎çerçevesinde ileriye götürerek, başlangıçta hemen bir bilim toplumu ‎değilse bile, itici dinamiklerinden birinin bilim olduğu, bu alanda yol ‎almakta olan bir toplum şekline dönüştürebilmektir.
‎ ‎
(NOT: Türkiye Bilimler Akademisi-TÜBA, ‎evrensel olarak bütün bilim akademileri için geçerli olan özerk olma, ‎yönetici ve üyelerini kendi seçme niteliğini bir torba yasayla 2013 ‎yılında kaybedip bir bakanlığa bağlanmış ve bu bakanlıkça atanan ilgi ‎alanı “pazarlama” olan dindar bir profesörün yönetimine verilmiştir. ‎Bunun sonucunda pek çok saygın Akademi üyesi istifa etmiştir. 2018 ‎yılında ise gene bir torba yasayla Akademi kapatılmıştır. Daha sonra 15 ‎Temmuz 2018 tarihli bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile yeniden ‎işlerliğe kavuşturulmuştur. Ancak şu sırada sürekli personel ‎azaltılmasıyla etkinliği azaltılmaktadır. Şu anda, gerçek anlamda, onu ‎dünya çapında bilim alanında temsil edecek Türkiye’nin bir bilimler ‎akademisi yoktur.)

DİPNOTLAR

‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎‎
(1)Türkcan, Ergun; Dünya’da ve Türkiye’de Bilim Teknoloji ve ‎Politika; İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, ss. 716, ‎‎2009
(2) OECD OECD Science and Technology Indicators, ‎‎2005‎‎
(3) Özveren, Nermin; Prof. Dr. Cahit Arf ile söyleşi; bant kaydından ‎çözüm: Ayrıca E. Türkcan s: 565‎‎
(4)TÜBİTAK Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu (BTYK) Kararları, TÜBİTAK web ‎sitesi: www.tubitak.gov.tr‎‎
(5) Erzan, Ayşe Ed.Bilim Etiği El Kitabı Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA), . ss 102, 208‎‎
(6) Çelik, Tarık; Tekeli İlhan Ed. Türkiye’de Üniversite ‎Anlayışının Gelişimi II Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) 1961-2007; ss ‎‎761‎‎
(7) wikipedia; Werner Heisenberg.http//: tr.wikipedia.org‎‎
(8) İnönü, Erdal; Anılar ve Düşünceler – 3. Cilt; Bölüm 12: TÜBİTAK ‎Nasıl Kuruldu?. Doğan Kitap, 2. Baskı, 2001, ss 500 ‎‎‎‎
‎‎(9) Özdaş, M. Nimet; .TÜBİTAK’ın İlk Yılları ve Bir Enstitünün Doğuşu;. ‎TÜBİTAK Matbaası, Mart 1998‎‎
(10)Tankut, Tuğrul; .A Brief Overview, Science & Technology in Turkey; ‎ppt presentation, TÜBİTAK, 2003.‎‎
(11) Avrupa BirliğiA.B. 7. Çerçeve Programı Türkiye web sitesi. www.fp7.org.tr. ‎‎‎‎