Baş Sayfa  Makaleler  Kırıntılar  Görüşler   Bilgiler   Belgeler   Yarenlik   şiirler

CESUR OL VE KENDİ AKLINI KULLAN

(SAPERE AUDE)

Immanuel Kant ın “Aydınlanma Nedir?” Başlıklı Makalesinin
Düşündürdükleri

Necdet Kesmez

Önce bu başlık hakkında birkaç kelime söylemeliyim. Bu sözün aslı Latince Sapere Aude ibaresidir.. Bu ibare çeşitli şekillerde tercüme edilebilir ve gerçekten gerek Türkçe’de ve gerek diğer dillerde çeşitli karşılıkları kullanılmıştır. Latince veciz söyleme çok uygun bir dil olduğu için, ibarenin başka dillerde tam anlamını vermek pek kolay olmamaktadır. (*)
Bu ibareye ilk önce Romalı lirik şair Quintus Horatius Flaccus ya da ıngilizce kısaltılmış ismiyle Horaceın bir şiirinde rastlanıyor. Horace , Roma’lı genç bir arkadaşına mektup yazıyor. Ona “Uyan ! ” diyor.” Sağlığını ve mutluluğunu iş işten geçmeden koru. Aklını kullanmaya cüretg et” Bu dizelerin geçtiği bölüm şöyle:
        Gözüne bir küçük çöp batsa hemen telaşlanırsın
        Öyleyse sağlığına dikkat etmeyi niye hep ertelersin gelecek yıla.!
        Başlamak yarılamak demektir,
      cüret et aklını kullanmaya ve başla
        Sağlıklı yaşamayı sürekli daha sonraya bırakan kimse,
        Hani o çobana benzer ki ümitle bekler
        Yoluna çıkan ırmağın akıp geçmesini; oysa o ırmak
        Süzüle, dalgalana akacaktır önünde sonsuza dek.

Bu şiirden çok sonra 1784 yılında, Jena Üniversitesi, “Aydınlanma Nedir?” başlıklı bir anket çalışması başlatıyor. Kant ’ın bu soruya verdiği cevap Berlinische Monatschrift adlı derginin Kasım 1784 sayısında yayınlanıyor. Kant ’ın bu yazısı aydınlanma konusundaki tartışmalara çok önemli bir katkı sağlıyor, ayrıca yazının ilk paragrafında geçen sapere aude ibaresi aydınlanmanın sloganı oluyor. Makalenin bu ilk paragrafı şöyle:
Aydınlanma
, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir erginleşmemişlik durumundan kurtulmasıdır. Bu erginleşmemişlik ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. ışte bu erginleşmemişliğe insan kendi suçu ile düşmüştür ; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır. Sapere Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster! ışte Aydınlanmanın düsturu budur.

Görüldüğü gibi Kant aydınlanmayı tersinden alarak tanımlamaktadır. Aydınlanmak için bir olumsuz durumdan, erginleşmemişlik, olgunlaşmamışlık durumundan kurtulmak gerekmektedir. Kant ’a göre, ne yazık ki insanlığın büyük bir bölümü bu olumsuz durumdadır. Bunun sebebi de insanın korkaklığından ve tembelliğinden başka bir şey değildir. Oysa, doğa insanı vakti gelince ergen (reşit) kılmakta, dışardan bir kişiye, kuvvete bağlı olmaktan kurtarmaktadır. Ama insan kolaycılığa kaçar. Kendi aklını kullanmak yerine, kendini, başkasının aklının kılavuzluğuna bırakır. Çünkü onun yerine düşünen bir kitabı, vicdanının yerini tutan bir din adamı, perhizi ile ilgilenerek sağlığı için karar veren bir doktoru varsa, zahmete katlanmaya hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğî sürece düşünüp düşünmemek de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işlerden başkaları onu kurtaracaktır
Bu yüzden insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar ve aynı nedenlerledir ki birileri çıkar, insanların yaşayışlarını, düşüncelerini, inançlarını avuçlarının içine alır. Bu birilerine Kant vasî (=gözetmen), halkın durumuna da vesayet (=gözetim altında olmak) diyor. ınsanların kendi aklını korkaklık veya tembelliklerinden ötürü kullanmamaları ve bu vasîlerin ortaya çıkması şu önemli sonuçları doğurmaktadır:
  • ınsanların zihinlerini önyargılar, yasaklar, günahlar kaplamakta. bireylerin özgürce düşünmeleri engellenmektedir.
  • Devleti Yönetenler (Siyasal vasiler) toplumu kendi istekleri doğrultusunda, kolayca ve sorunsuz olarak yönetebilmek için toplumu özgürlükten mahrum bırakmaktadırlar.
  • Din adamları inançlara hakim olmakta, vicdan özgürlüğü ortadan kalkmaktadır.
Bu sözlerden insanın düşünürken ve eylemde bulunurken elinde iki olanak olduğu sonucu çıkmaktadır: ınsan,
  • Ya kendi aklına güvenecek ve ergin olacaktır,
  • Ya da başkasının aklına teslim olacak ve yaşamı boyunca erginleşmemiş, reşit olmamış durumdan kurtulamayacaktır.
işte Kant, aklın önemini vurgulayarak bize ikinci yolu sağlık vermektedir .
Aklın önemini ilk vurgulayan düşünür tabii ki Kant değildir. Kant’ ın yaşadığı Aydınlanma Çağı adını alan zaman diliminden çok önceleri de, örneğin Antik Yunanda, Antik Roma da aklın öneminin farkına varılmıştı. ıslam dünyasında ise 12. yüzyıla kadar dinsel akideler yanında akla da önem veriliyordu.
Ama daha sonra insanlık, güneş tutulması gibi, karanlık bir çağ yaşadı. Ortaçağ adı verilen bu çağda dogmalar, batıl inançlar hakim oldu. Aklın en ileri ürünlerinden biri olan Aristo mantığı dogmaların savunulmasında kullanıldı. Bu çağda felsefe bile Hıristiyan inancı ile Eflatun ve Aristo’nun görüşlerinin birleştirilmesinden oluşuyordu.
Ortaçağ düşünürleri kendilerinden önce gelen filozoflara saygı duyuyorlar ve yöntemlerini benimsiyorlardı. Örneğin, yeni bir görüş veya buluş, Aristo’nun ileri sürdüğü ilkelere aykırı düştüğü takdirde, büyük bir olasılıkla, hatanın Aristo ılkeleri nde değil, bu yeni görüş veya buluşta olduğuna hükmedilirdi. ışte bunun için bu çağa Skolastik Çağ da denir.
Bildiğimiz gibi Katolik Kilisesinin damgasını vurduğu bu Çağdan hümanistler, (Rönesans düşünürleri ) sayesinde çıkılmaya başlandı. Hümanistler,
Tanrıya gerçek ibadet onun yarattıklarını takdir etmeyi de içerir. Özellikle yaratılanların en şereflisi, eşrefi mahlukat olan insana layık olduğu değeri veren bir insan, bütün günlerini niyaz ve dua ile geçiren rahipten tanrıya daha yakın olur.”
diyorlardı. Hatta kimi hümanistler insanın aklının ve yaratıcılığının tanrısal özellikler olduğunu ileri sürüyordu.



Rabelais’nin Gargantua ve Pantagruel adlı eserinde dinsel öğretileri alay konusu yapmasını, Galile’nin dünyanın kendi ekseninde ve güneşin etrafında döndüğünü açıklamasını hatırlayalım.
Montaigne
DenemelerNE BıLıYORUM? (Que saisje?) sorusunu sorarak, dogmaları başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışmanın ne kadar yanlış olduğunu gösteriyordu.
Francis Bacon ise gözlem ve deneyin önemini gösteriyor; bilimsel yöntemin üstünlüğünü kuvvetle savunuyor, insanın özgürlüğüne kavuşturulmasının bir yolu olarak bilginin ve eğitimin önemini vurguluyor ve BıLGı GÜÇTÜR diyordu.
Manşın öte yakasında Descartes da Eleştirel Akılcılık’ı (critical rationalism) ortaya sürmüştü.
Eğer gerçekten hakikati aramak istiyorsan, hayatında hiç olmazsa bir kez olsun, mümkün olduğu kadar her şeyden şüphe etmelisin”
diyordu. Artık düşünürler, Aristo ’nun otoritesine boyun eğmemeye başlamışlardı. Zira deneysel yöntem bilimi ilerletiyor ve doğayı gittikçe daha iyi anlamaya yardım ediyordu. Bu gelişmelerin Aristo ’nun varsayımlarını reddetmeden mümkün olamayacağı görülüyordu.



John Locke insan zihninin doğumda, üzerine hiç bir şey yazılmamış bir boş bir levha (TABULA RASA ) olduğunu ileri sürüyordu. Bu boş levhaya deneyimler, gözlemler sayesinde bilgiler yazılacaktı. Ne sezgi, ne de doğuştan sahip olunan kavramlar vardı.
Newton
insan aklının dünyayı kavramaya ve böylece insan hayatını iyileştirmeye muktedir olduğuna inanıyordu. Bu onun iyimserliğinin bir köşe taşı idi. Bu yüzden gerçekten evrenin nasıl işlediğini bilmeye cesaret etmişti .

Bu düşünürler tarafından ekilen aydınlanma tohumu - ki bir bakıma üstatların sultasından ve ortaçağın dogmacılığından kurtulmak anlamına geliyordu - on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında çiçek açmaya başladı. Bu dönemin başlıca düşünürleri Fransa’da cahillik, batıl inançlar ve zorbalıkla mücadele eden Ansiklopediciler , ıskoçya’da, “Akıllı bir kişi inancını kanıtlara oranlı kılar ” diyen David Hume ve Almanya’da Kant idi. Görüldüğü gibi Kant’ın “Aydınlanma nedir ?” sorusuna verdiği cevabın gerisinde büyük bir birikim bulunuyordu. Ama bu Kant ’ın makalesinin önemini azaltmaz; çünkü Kant aydınlanma kavramını hem birey ve hem toplum bağlamında ele almış, çok net ilkeler ortaya koymuştur. Bu yüzden bu makale, aydınlanmayı tarihsel ve felsefi açıdan inceleyenlerce sık sık söz konusu yapılmıştır ve yapılmaktadır.
Kant
‘a göre Aydınlanma bir durum değil bir süreçtir ; erginleşmemiş olmak durumundan kurtulma süreci dir. Erginleşmemiş olmak ise, makalenin daha ilk paragrafında açıklandığı gibi, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamadığı durum dur. Bu olumsuz duruma, insan kendisi düştüğü için, bundan kurutulmada sorumluluk da ona düşer. Buradan ayrıca şu sonuç çıkar:
AYDINLANMA ıNSANIN GÖREVıDıR
Bu görev cesaret ister; çünkü insan hem kendi iç dünyasında, hem de toplumda önyargılar, dogmalar, yasalar, töreler, kurallar ile kuşatılmıştır, PRANGALARla bağlanmıştır. Diğer taraftan vesayet altında olma diye adlandırılan duruma insan alışmış ve hatta giderek hoşlanmaya başlamıştır. Bu bakımdan bireyin kendi kendine aydınlanması pek kolay değildir.
O halde aydınlanma süreci, bu prangalardan kurtulmak için savaşım vermeden başlayamaz. Bu savaşım, aslında özgür olma savaşımıdır. Çünkü özgürlük aydınlanmanın hem gerek ve hem de yeter koşuludur. Burada söz konusu olan özgürlük ınsanın aklını her konuda ve her bakımdan açıkça kullanabilmesi özgürlüğüdür.

Oysa, sürekli olarak TARTIşMA ıTAAT ET! denir. Komutan, Tartışma, Talimini Yap!; Vergici , Tartışma Vergini Öde!; Rahip Tartışma iman et ! der. Özet olarak bireyin kendisini bu vesayetten kurtarması kolay değildir. Bu zinciri ancak pek az kişi kendi çabası ile kırabilir. Buna karşılık, Kant, toplumun kendi kendini aydınlatmasının daha kolay olacağını , özellikle, bir topluma özgürlük verilirse aydınlanmanın mutlaka gerçekleşeceğini ileri sürmektedir.
Çünkü ”, diyor, “her zaman kalabalıklar içinden bağımsız düşünen bazı kişiler ortaya çıkabilir, bazan bunlar toplumun vasiliğine, koruyuculuğuna soyunmuş kişiler arasında da olabilir. ışte bu bağımsız düşünen kişiler kendi boyunduruklarını attıktan sonra, hem kendi değerlerini anlayacaklar, hem de kendi kendine düşünmenin her insanın ödevi olduğunu akıl süzgecinden geçirecekler ve bu ruhu yaymaya çalışacaklardır.
Fakat burada bir engelle, güçlükle karşılaşılacaktır: Özgürce düşünmeyi tadamamış olan vasîler , ki bunlar egemendirler, bu sürece karşı duracaklar, kendileri arasından boyunduruğunu atmaya çalışan vasîlere mani olacaklardır. Bu bakımdan aydınlanma süreci yavaş işleyecek ve halkın aydınlanması çok uzun bir zaman alacaktır.
Kant,devrimyoluyla aydınlanmanın gerçekleştirilmesi ihtimalini de ele almakta ve
“totaliter, zorba, zalim bir rejimi devrimle yıkmak mümkün olsa bile düşüncede gerçek bir reform sağlanamaz, yeni önyargılar, aynı eskileri gibi, düşünmeyi bilemeyen halk yığınlarını yine dizginlemeye, özgür düşünceyi frenlemeye başlar
görüşünü ileri sürmektedir.
Burada cumhuriyetten sonra ülkemizde yaşanan kültür değişiminin gerçek anlamı üzerinde durup değerlendirmek gerekiyor. Öncelikle şunu net olarak ortaya koymalıyız ki Atatürk Devrimleri ile bu ülkede bir aydınlanma gerçekleştirilmiştir. Çünkü Atatürk Devrimlerinin ana fikri, hareket noktası büyük önderin şu cümlesi ile özetlenebilir:
BEN MANEVı MıRAS OLARAK
HıÇBıR NAS-I KATı, HıÇBıR DOGMA, HıÇBıR DONMUş, KALIPLAşMIş DÜSTUR BIRAKMIYORUM.
BENıM MANEVı MıRASIM ıLıM VE AKILDIR.

Kant ‘ın Aydınlanma nedir ?” sorusuna verdiği cevap, tam da bu değil mi? Bu ülkede, aydınlanma yaklaşık on yıl gibi kısa bir sürede gerçekleşmiştir. Atatürk Devrimleri bir bakıma Kant ‘ın “bir toplumda aydınlanma devrim yoluyla sağlanamaz şeklindeki görüşünün reddi sayılabilir.
Kolağası Mustafa Kemal’ in bir gün Atatürk olup bir ulusu aydınlanmaya eriştirmesinin uzun bir birikimin sonucu olduğunu da inkar etmemek, Tanzimatı, Jön Türkler i hatırlamak, daha sonra Tevfik Fikret, Ziya Gökalp, Abdullah Cevdet, Prens Sabahattin başta olmak üzere Meşrutiyet Aydınlarının katkılarını takdir etmek gerekir. Gerçekten, Atatürk bu birikimden yararlanmış, ama çok dağınık, hatta biraz çelişik görüşleri tam Kant ’çı bir yaklaşımla akıl süzgecinden geçirip sistemleştirmiştir.
şimdi Kant ’a geri dönelim. Yukarda açıklandığı gibi, Kant’a göre, aydınlanma uzun ve yavaş bir süreçtir,
  • şurada burada tek tek, kendi aklını kullanarak düşünmeyi becermeye başlayan insanlar çıkar,
  • bunlar diğerlerini etkiler,
  • Aydınlanmışlar çoğalır ve
  • Giderek toplum tümden aydınlığa kavuşur.
Peki bunun aksi de olabilir mi? Yani bir toplum aydınlanmış iken, o toplum içinde bulunan karanlık düşünceli birkaç kişinin telkinleri ile yavaş yavaş tekrar karanlığa gömülebilir mi? Romen asıllı Fransız piyes yazarı Eugene Ionesco ’nun absürd tiyatronun şaheserlerinden sayılan eserini, Gergedan ı görmüşsünüzdür. Bu piyesin konusu özetle şöyle:
Fransa’da bir şehirde, hayvanat bahçesindeki gergedanların kafeslerinden kaçtıkları, sokaklarda başıboş dolaştıkları şeklinde bir söylenti dolaşır. Ama piyesin kahramanlarından Berenger bu söylentiye inanmaz.
Derken bir gergedan sahneden hızla geçer gider. Bir süre sonra tekrar bir gergedan görülür ve bir kediyi ezer. ınsanlar acaba bu aynı gergedan mıydı, yoksa başka bir gergedan mıydı diye tartışmaya başlarlar.
Zaman ilerledikçe, orada burada yeni gergedanlar görülmeye başlar. ınsanlar korku içindedirler. Gergedanların türleri, huyları, istekleri, niyetleri konusunda tartışmalar yapılmaktadır. Ama Berenger bunlara hiç aldırmaz.
Halk gergedanlara karşı çıkmaya çalışır. Bir taraftan da font color=yellow> “Gergedan gördüm yanılsamaları bir kolektif psikoz belirtisidir” görüşü ileri sürülür. Ancak bir gergedan bir hanımı önüne katıp kovalayınca, yanılsama teorisi çöker. Başka bir hanım o gergedanda kendi kocasının yüzünü görür gibi olur.
Sonradan anlaşılır ki bazı insanlar gergedana dönüşmektedir. Giderek, insandan dönüşen gergedanlar çoğalır. Bu başkalaşmaların bir salgın hastalık olduğu ileri sürülür.
Bu arada gergedanlara karşı beslenen endişe, korku, yerini yavaş yavaş sempatiye bırakır. Çünkü, gergedanlar çoğaldıkça sıradanlaşmaya ve hatta artık halka güzel görünmeye başlamıştır.
Bir gün gelir ki gergedanlarla mücadele sona erer. Artık her yer gergedanlarla doludur. Sonunda Berenger bakar ki kız arkadaşı ve kendisinden başka herkes gergedana dönüşmüştür.
O zaman Berenger gergedanlarla savaşmaya karar verir.
Bu absürd piyesin konusu şu anımı çağrıştırıyor: On yıl kadar önce Kahire’de resmi bir yemekte yanımda oturan, biraz dekolte giyimli, genç ve güzel mısırlı hanımefendi, sohbetimiz sırasında şöyle bir cümle sarf etti ki aklıma adeta kazındı:
Üç yıl önce işi bıraktığımda çalıştığım kurumda tesettürlü sadece bir tek hanım vardı. Geçen gün aynı kuruma bir ziyaret için gittiğimde gözlerime inanamadım ! Tesettüre girmeyen hiçbir hanım kalmamış!

Yukarda Kant ‘ın ”özgürlük aydınlanmanın hem gerek ve hem de yeter koşuludur ” dediği; özgürlüğü de “insanın aklını her konuda ve her bakımdan açıkça kullanabilmesi özgürlüğü” olarak tanımladığı açıklanmıştı. Kant buradan şu sonuca varır:
Bireyin özgürce düşünebilme yetisini kazanabilmesi ve bunu koruyabilmesi, içinde yaşadığı toplumda özgürlük olmasına bağlıdır. Yani tek başına bireyin aydınlanması yetmez, toplumun da aydınlanmış olması gerekir. O halde birey, kendi özgürlüüğnü korumak istiyors içinde bulunduğu atoplumun özgürlüğü için çalışmalıdır. Başka bir deyişle, bireyin aydınlanması, ona bir ödev yükler. Bu ödev
ERışıLMış OLAN AYDINLIğIN KORUNMASI ıÇıN MÜCADELE VERME ÖDEVıDıR.

Öyleyse SAPERE AUDE!
.Bu bir çağrıdır; 220 küsur yıl geriden Kant bizi düşünmeye çağırıyor. Bir öneride bulunuyor. Hatta öneriden öte bir emir veriyor. Aydınlan ve aydınlat !
(*).. Sapere aude ibaresinin çeşitli karşılıkları
Türkçe : Aklını kullanmaktan korkma, Aklını kullanma cesaretini göster, Aklını, kendin kullanmak cesaretini göster , Kendi aklını kullanma yürekliliğini göster, Yüreklice düşün, Özgür düşünmeye cesaret et, Zekanı kullanmaya cesaret et , Özgür düşünmeye ve özgürce hareket etmeye cesaret et, Parçala beynindeki kölelik zincirlerini, bilgilen
ıngilizce : Have courage to use your own reason, Dare to know, Dare to be wise, Dare to know
Fransızca : Ose juge., Ose exercer la raison, Ose réfléchir, Aie le courage de te servir de ton propre entendement Başa Dön
Kırıntılar
3sutun Baş Sayfaya